SEÇMEN İRADESİ NEREDE?
Bütün bir ülke birkaç gündür yine milyarlarca liranın konuşulduğu skandalla çalkalanıyor. Bu kez adres belediyeler değil, borsa ve yatırım fonları. Konunun teknik tarafı uzun uzun anlatılabilir. Fonlar, portföy şirketleri, sığ hisseler, likidite, manipüla
Artık bu işin çivisi çıktı…
Elbette siyasetçiler de yargılanacak. Belediye başkanı da
suç işlediyse hesabını verecek. Kaçma ya da delilleri karartma şüphesi varsa
mahkeme gerekli kararı verecek. Bunların tamamı hukuk devletinin olağan
süreçleridir.
Ama bir başka mesele, hem de artık görmezden
gelinemeyecek kadar büyük bir mesele var:
Sandıkta ortaya çıkan siyasi iradenin, seçimden sonra
çeşitli yollarla değiştirilmesi.
İşte asıl tartışmamız gereken yer burası.
***
Bir belediye başkanı seçiliyor. Halk oyunu veriyor. Bir
siyasi parti belediyeyi kazanıyor.
Ardından başkan görevden uzaklaştırılıyor, yerine kayyum
atanıyor. Ya da başkan tutuklanıyor, meclis kendi içinden bir başkanvekili
seçiyor.
Buraya kadar hukuk açısından yapılacak tartışmalar ayrı.
Ama sonra ne oluyor?
Meclis aritmetiği değişiyor. Birileri istifa ediyor,
birileri parti değiştiriyor, birileri bağımsız kalıyor. Tam başkanvekili seçimi
öncesinde yaşanan bu değişiklikler sonucunda sandıkta oluşan siyasi tablo bambaşka
bir resme dönüşüyor.
Sonuçta seçmenin 2024 yılında verdiği oyla oluşan belediye
yönetimi, seçmenin önüne yeniden sandık konulmadan değişiyor.
Şimdi buna sadece “hukuki prosedür” deyip geçebilir miyiz?
Elbette hayır.
Çünkü hukuk yalnızca “Yapılabilir mi?” sorusuna cevap
vermemeli. “Yapıldığında ortaya çıkan sonuç demokratik meşruiyet açısından ne
anlama geliyor?” sorusunu da sormalıyız.
***
Adalar bunun son ve en çarpıcı örneği oldu.
31 Mart 2024'te CHP'nin kazandığı Adalar Belediyesi'nde
Belediye Başkanı Ali Ercan Akpolat'ın tutuklanıp görevden uzaklaştırılmasının
ardından başkanvekili seçilmiş, Medine Pamuk göreve getirilmişti. Pamuk'un
istifasının ardından yeniden başkanvekili seçimine gidildi.
Seçim öncesinde tutuklu Belediye Başkan Yardımcısı ve meclis
üyesi Fırat Durak da belediye ve İBB meclis üyeliklerinden istifa etti.
Ardından yapılan seçimde CHP'nin 7, AK Parti'nin 2 üyeyle başladığı meclis
aritmetiğinde üç CHP'li üye AK Parti adayına oy verdi ve Kemal Türkyılmaz
başkanvekili seçildi. Böylece 31 Mart 2024'te CHP'nin kazandığı Adalar
Belediyesi'nin yönetimi AK Parti'ye geçti.
Şimdi çok basit bir soru soralım:
Adalar halkı 31 Mart 2024'te AK Parti'ye mi oy verdi?
Hayır.
O halde bugün ortaya çıkan tabloyu seçmenin 31 Mart'taki
tercihiyle nasıl açıklayacağız?
Kimse “Mahkeme kararlarını tanımıyoruz” demiyor. Kimse suç
işleyen belediye başkanının dokunulmaz olduğunu savunmuyor.
Mesele başka.
Mesele, seçmenin verdiği siyasi yetkinin seçim yenilenmeden
başka bir siyasi sonuca dönüşmesi.
***
Bir meclis üyesi gerçekten kendi siyasi iradesiyle
partisinden ayrılmışsa buna kim ne diyebilir?
Hiç kimse.
Siyasetçinin de özgür iradesi vardır. İstifa eder, parti
değiştirir, bağımsız olur, hatta siyaseti tamamen bırakır.
Seçmen iradesine aykırı olsa da bunların hepsi siyasi hayatın
içinde, kabullendik artık.
Ama bütün bu değişiklikler kritik tarihlere, kritik
oylamalara ve kritik sandalye hesaplarına denk geldiğinde toplumun soru sorması
da kaçınılmaz.
Çünkü demokrasi yalnızca “Bunda hukuka aykırı bir şey yok”
demek değil.
Demokrasi aynı zamanda güven meselesidir.
Güven kaybolduğunda, hukuken tartışmasız görünen bir işlem
bile toplumun gözünde meşruiyet tartışmasına dönüşür.
***
Hani meşhur söz var ya:
“Şüyuu vukuundan beter.”
Bugün belediyelerde yaşananların önemli bir bölümü de tam
burada düğümleniyor.
Toplumun bir bölümünde artık şu kanaat oluşuyor:
“Sandıkta kazanmak yetmiyor.”
İşte demokrasi açısından tehlikeli olan budur.
Çünkü demokrasinin temeli yalnızca seçim yapmak değildir.
Seçimin sonucuna güvenmektir. Seçmenin verdiği oyun bir sonraki seçime kadar
anlamını koruyacağına inanmaktır.
“Ben bugün kimi seçtiysem, yarın onun yerine başka biri
getirilecekse bunun ölçüsü ve sınırı nedir?” sorusunu seçmenin sormaya
başladığı yerde, demokrasi açısından ciddi bir güven sorunu ortaya çıkar.
***
Bir zamanlar siyasette çok kullanılan bir söz vardı:
“Milletin iradesi her şeyin üzerindedir.”
Güzel söz.
Ancak milletin iradesi hoşumuza gittiğinde kutsal, hoşumuza
gitmediğinde üzerinde işlem yapılabilir bir şey değildir.
Sandıktan çıkan sonuç hoşunuza gitmeyebilir.
Sonuç hoşunuza gitmedi diye sandığın anlamını
değiştiremezsiniz.
Çünkü bugün iktidarın lehine görünen bir uygulama, yarın
iktidarın aleyhine dönebilir.
Siyasette dün yoktur, bugün vardır.
Bugün kurduğunuz düzenin yarın kimin karşısına, nasıl
çıkacağını da hiç kimse bilemez.
***
Üstelik mesele yalnızca kayyum meselesi de değil.
Bir başka tehlike daha var:
Korku.
Tutuklanma korkusu. Soruşturma korkusu. Görevden alınma
korkusu. Siyasi baskı korkusu…
Böyle bir ortamda bir belediye meclis üyesinin gerçekten
özgür iradesiyle mi hareket ettiğini toplum nasıl bilecek?
Elbette kimsenin zihnini okuyamayız. Bir meclis üyesi “Ben
kendi irademle istifa ettim” diyorsa buna saygı duymak zorundayız.
Fakat toplumun “Acaba?” diye sormasına da şaşırmamak
gerekir.
Çünkü demokrasi sadece hukuki prosedürlerden değil, özgür
iradeden ve güven duygusundan oluşur.
***
İşin daha ilginç tarafı ise bunun artık tek tek
belediyelerin meselesi olmaktan çıkmış olması.
Adalar'da başka bir şey, Foça'da başka bir şey, Ankara'da
başka bir şey yaşanıyor gibi görünse de hepsinin ortak bir tarafı var:
Sandıktan çıkan siyasi tablo, seçim dönemi bitmeden
değişiyor.
Bizim bölgemizden Foça bunun farklı bir örneği.
Saniye Bora Fıçı, 31 Mart 2024'te CHP'nin adayı olarak
seçildi. Foça'da yüzde 49,60 oy aldı ve belediye başkanı oldu.
Eylül 2026'da ise CHP'den istifa ederek AK Parti'ye geçti ve
AK Parti Genel Merkezi'ndeki törende Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından parti
rozeti takıldı.
Burada da hukuki bir engelden söz etmiyoruz.
Bir belediye başkanının parti değiştirmesi hukuken
mümkündür.
Ama seçmenin siyasi tercihi açısından soru ortadadır:
Foçalı seçmen 31 Mart 2024'te AK Parti'ye mi oy verdi?
Hayır.
Seçmen CHP'nin adayı Saniye Bora Fıçı'yı seçti.
Bugün ise aynı belediye başkanı 2024’te Foça’dan aday dahi
çıkartmayan AK Parti çatısı altında görevine devam ediyor.
İşte demokrasinin yalnızca “kanunen mümkün olan” üzerinden
tartışılmasının neden yetmediği burada görülüyor.
***
Tam bu noktada Mansur Yavaş'ın sözleri daha da anlamlı hale
geliyor.
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, 23 Eylül'de
CHP'den istifa ederek siyasi yoluna bağımsız devam edeceğini açıkladı. Yavaş,
açıklamasında vatandaşların siyasete ve siyasetçiye güveninin çok yara aldığını
belirterek, insanların sandığa giderken yalnızca bir isme değil, bir siyasi
iradeye de oy verdiğini söyledi. “Seçmenin iradesini yok saymayı, onun oyuyla
elde edilen makamları seçmenin onay vermediği siyasi adreslere taşımayı doğru
bulmadım” ifadesini kullandı.
İşte meselenin özü tam da bu.
Seçmen yalnızca kişiye oy vermiyor. Bir siyasi tercihte
bulunuyor.
O siyasi tercihin seçimden sonra çeşitli yollarla başka bir
siyasi sonuca dönüştürülmesi, demokrasinin en temel meselesini tartışmaya
açıyor.
***
Madem siyasi tablo bu kadar değişti…
Madem belediyelerde seçilmiş başkanların yerine başka
isimler geliyor…
Madem meclis aritmetiği seçimden sonra değişebiliyor…
Madem bazı belediyelerde yönetim, seçim sonucundan farklı
bir siyasi yapıya dönüşebiliyor…
O halde neden yeniden halka sorulmuyor?
Neden sandığa gidilmiyor?
Korkulacak ne var?
Eğer yapılan bütün işlemler doğruysa, eğer vatandaşın
desteği devam ediyorsa sandık zaten gereken cevabı verir.
İktidar açısından da muhalefet açısından da sonuç ne çıkarsa
çıksın, halkın kararı olur.
Bundan daha güçlü bir meşruiyet olabilir mi?
***
Üstelik erken yerel seçim yalnızca muhalefetin talebi olarak
görülmemeli.
Tam tersine, iktidar açısından da bir fırsat olabilir.
Bugün belediyeler üzerinden yürüyen tartışmanın önemli bir
bölümü seçim yapılmadığı için büyüyor.
“Belediyeye el konuldu…”
“Seçilmiş başkan görevden alındı…”
“Meclis aritmetiği değiştirildi…”
“Başkanvekilliği başka partiye geçti…”
“Belediye başkanı parti değiştirdi…”
Bütün bunların üzerine bir de “Seçim olsaydı ne olurdu?”
sorusu ekleniyor.
Bu sorunun cevabı aslında çok basit:
Sandık.
***
Adalar'da yaşananlardan sonra bu mızrak artık bu çuvala
sığmıyor.
Mesele yalnızca bir belediyeyi kimin yöneteceği değil.
Mesele, seçmenin verdiği oyun ne kadar süreyle geçerli
olduğu.
31 Mart 2024'te vatandaş oy verdi. Başkanını seçti, meclisini
seçti, siyasi iradesini ortaya koydu.
Aradan iki buçuk yıl geçmeden siyasi tablo değişti.
Seçmene hiç sorulmadı.
İşte burada durmak gerekiyor.
Çünkü demokrasi, “Bir kere seçtin, gerisini biz hallederiz”
sistemi değildir.
***
Öyleyse yapılması gereken belli.
Mümkün olan en erken tarihte yerel seçimlerin
yenilenmesi.
Hangi belediyede yönetim değişmişse değişsin.
Hangi başkan görevden alınmışsa alınsın.
Hangi meclis üyesi istifa etmişse etsin.
Hangi siyasi parti bugün avantajlı görünüyorsa görünsün.
Sandık kurulsun, halk yeniden karar versin. Çıkan sonuç da
herkes tarafından kabul edilsin. Böylece tartışmanın da bahanenin de önü
kesilir.
Kimse “Belediyeye el konuldu” diyemez.
Kimse “Sandık iradesi gasp edildi” diyemez.
Kimse “Meclis aritmetiği masa başında değiştirildi” diyemez.
Çünkü son sözü yeniden halk söylemiş olur.
***
Türkiye'nin bugün ihtiyacı yeni bir siyasi manevra değil.
Yeni bir hesaplaşma ya da yeni bir hukuk tartışması hiç
değil.
Sandık.
Hem de mümkün olan en kısa sürede.
Çünkü sandık yalnızca oy kullanılan bir kutu değildir.
Sandık, siyasetin meşruiyet kaynağıdır.
Sandık kurulmadığı sürece, herkes kendi hesabına göre
konuşmaya devam eder.
Bugün yapılması gereken hakemin kararını tartışmak değil, hakemi
yeniden sahaya çağırmaktır.
Milletin önüne sandığı koymaktır.
Sonra da çıkan sonuca herkesin saygı göstermesini
sağlamaktır.
Çünkü demokrasinin en basit kuralı şudur:
Sandığı kurarsınız.
Millete sorarsınız.
Millet ne derse o olur.
Bunun adı da demokrasi olur.










