EGE'Yİ YUNAN GÖLÜ SANIYORLARSA...
Türkiye'nin 16 Ağustos'ta aldığı iki karar var. Biri Fethiye-Kaş Deniz Millî Parkı. Diğeri Kuzey Ege Deniz Millî Parkı. İlk bakışta çevre kararı gibi görünüyor.
Türkiye'nin 16 Ağustos'ta aldığı iki karar var.
Biri Fethiye-Kaş Deniz Millî Parkı.
Diğeri Kuzey Ege Deniz Millî Parkı.
İlk bakışta çevre kararı gibi görünüyor.
Deniz canlıları korunacak.
Balık stokları korunacak.
Deniz çayırları korunacak.
Akdeniz foku korunacak.
Caretta carettalar korunacak.
Doğal yaşam korunacak.
Bunların hepsi doğru.
Ancak mesele sadece bunlar değil.
Çünkü Türkiye ilk kez deniz alanlarını, üstelik çok büyük
deniz alanlarını, millî park statüsüne alıyor.
Fethiye-Kaş Deniz Millî Parkı 21 bin 706,03 kilometrekare.
Kuzey Ege Deniz Millî Parkı ise 1.742,14 kilometrekare.
Sınırlar harita ve koordinatlarla belirlenmiş.
Kararlar 2873 sayılı Millî Parklar Kanunu'nun 3. maddesine
dayanıyor.
Şimdi burada durup düşünelim.
Bu sadece çevre politikası mıdır?
Tabii ki hayır…
***
Bu kararların zamanlaması da en az kendileri kadar önemli.
Yunanistan 2025 yılının Temmuz ayında Ege ve İyon Denizi'nde
iki ulusal deniz parkı ilan etti.
Yunanistan Başbakanı Miçotakis bunu çevre politikası olarak
anlattı.
Yunanistan'ın kendi açıklamasına göre amaç, 2030'a kadar
karasularının yüzde 30'unu koruma altına almaktı.
Türkiye ise aynı günlerde bu girişimin Ege'deki mevcut
sorunlar açısından hukuki sonuç doğurmayacağını açıkladı ve kendi deniz koruma
projelerini duyuracağını söyledi.
Bir yıl sonra Türkiye'nin yaptığına bakıyoruz.
Kuzey Ege...
Fethiye-Kaş...
Tesadüf mü?
Sanmıyorum.
Çünkü devletler bazen söyledikleriyle değil, haritalara
koydukları çizgilerle konuşurlar.
***
Yunanistan'ın 2025'teki deniz parkları konusunda Türkiye'nin
itirazının temelinde de zaten bu vardı.
Türkiye, çevre gibi evrensel bir değerin Ege'deki egemenlik
ve deniz yetki alanı tartışmalarının dışında değerlendirilmesi gerektiğini
söylüyordu.
Yunanistan ise kendi karasuları içinde hareket ettiğini ve
bunun kendi egemenlik hakkı olduğunu savundu.
İki tarafın da kendi açısından haklı olduğu bir alan var.
Mesele tam da burada başlıyor.
Çünkü Ege Denizi sıradan bir deniz değil.
Bir tarafta Anadolu yarımadası.
Diğer tarafta Yunanistan ana karası.
Arada yüzlerce ada, adacık ve kayalık.
Üstelik bazıları bizim kıyılarımıza birkaç kilometre
mesafede.
Böyle bir coğrafyada “Benim önümde bir ada var, o ada bana
deniz yetki alanı kazandırır” demek kadar basit bir denklem kurulamaz.
***
Yunanistan'ın kıta sahanlığı iddiasına gelelim.
Burada yıllardır yapılan bir başka yanlışı düzeltmek
gerekiyor.
Yunanistan'ın “Adalarımızın da kıta sahanlığı vardır” demesi
uluslararası hukuk açısından tamamen uydurma bir iddia değildir.
Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin 121.
maddesine göre adalar, genel olarak karasal alanlar gibi kıta sahanlığı ve
münhasır ekonomik bölge üretebilir.
Ancak aynı maddenin üçüncü fıkrası, insan yerleşimini veya
kendine ait ekonomik yaşamı sürdüremeyen kayalıkların münhasır ekonomik bölge
ve kıta sahanlığı oluşturamayacağını söylüyor.
Daha önemlisi şu:
Bir adanın deniz yetki alanı yaratabilmesi başka şeydir.
İki ülke arasında deniz sınırının nasıl çizileceği başka
şey.
Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Deniz sınırı, “Adan var, o halde denizin tamamı senindir”
mantığıyla çizilmiyor.
Uluslararası hukukta karşılıklı ve bitişik kıyılara sahip
devletler arasında kıta sahanlığının sınırlandırılması, anlaşma yoluyla ve
hakkaniyetli bir sonuca ulaşacak şekilde yapılıyor.
Bir anlaşma yoksa mesele zaten çözüme kavuşmuş sayılmıyor.
***
Uluslararası Adalet Divanı'nın 2009 tarihli Romanya-Ukrayna
kararına bakın.
Mahkeme, çok küçük bir ada olan Serpents' Island'ın deniz
sınırlandırmasına etkisini değerlendirirken, küçük adaların bazı durumlarda tam
potansiyel deniz yetki alanı etkisi yaratmayabileceğini açıkça ortaya koydu.
Yani uluslararası hukukta “Ada varsa tam etki vardır” diye
değişmez bir kural yok.
Adanın büyüklüğü...
Konumu...
Ana karaya göre durumu...
Diğer coğrafi özelliklerle ilişkisi...
Bunların tamamı dikkate alınabiliyor.
Daha da önemlisi...
Türkiye ile Yunanistan arasındaki Ege kıta sahanlığı
meselesi daha önce Uluslararası Adalet Divanı'nın önüne geldi.
1976 yılında Yunanistan başvurdu.
Fakat Divan 1978 yılında davada yargı yetkisine sahip
olmadığı sonucuna vardı.
Yani ortada Türkiye'nin aleyhine verilmiş bir “Ege kıta
sahanlığı Yunanistan'ındır” kararı yok.
Aynı şekilde Türkiye'nin tezini kesin olarak kabul eden bir
karar da yok.
Mesele hâlâ çözülmüş değil.
***
Şimdi gelelim Türkiye'nin deniz millî parkları kararına.
Bu karar kıta sahanlığını hukuken çözmüyor.
Ancak Türkiye'nin elini başka bir noktada güçlendiriyor.
Türkiye artık sadece “Yunanistan'ın yaptığı yanlış” demiyor.
Kendi deniz alanlarında ne yapmak istediğini de gösteriyor.
Kendi haritasını çiziyor.
Kendi koruma alanını ilan ediyor.
Kendi yönetim planını hazırlıyor.
Kendi deniz politikasını uyguluyor.
İşte bunun asıl stratejik önemi burada.
***
Yunanistan'ın tepkisine bakın.
16 Ağustos'ta Yunanistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye'nin
ilan ettiği parkların Türk karasularının dışına taşan bölümlerinin uluslararası
hukuk bakımından sonuç doğurmayacağını açıkladı.
Hatta Yunanistan, kendi kıta sahanlığına giren alanlar
bakımından da Türkiye'nin kararlarının hukuki sonuç doğurmayacağını savundu.
Yani Atina'nın asıl rahatsız olduğu şey deniz kaplumbağası
veya balık değil.
Harita.
Türkiye'nin o haritadaki varlığı.
Bunu görmemiz gerekiyor.
***
Bu kararı “Artık Ege bizim oldu” diye okumayacağız; böyle
bir şey yok.
Fakat “Türkiye artık Ege'de sadece itiraz eden taraf
olmayacak, kendi iradesini de ortaya koyacak” diye okuyabiliriz.
İşte önemli olan bu…
Yıllardır Ege'de Yunanistan'ın adaları üzerinden ortaya
koyduğu haritaları görüyoruz.
On iki mil meselesi...
Kıta sahanlığı...
Münhasır ekonomik bölge...
Adaların deniz yetki alanları...
Aidiyeti tartışmalı ada, adacık ve kayalıklar...
Bütün bunlar yıllardır konuşuluyor.
Türkiye ise çoğu zaman Yunanistan'ın attığı adıma cevap
veren taraf konumunda kalıyor.
Şimdi ilk kez çevre koruma gibi uluslararası kabul gören bir
alan üzerinden kendi pozisyonunu sahaya yansıtıyor.
***
Asıl mesele de burada kanımca…
Çünkü deniz millî parkı ilan etmek, tek başına egemenlik
yaratmaz.
Ama devletlerin deniz alanlarına ilişkin politika üretmesini
sağlar.
Uluslararası hukuk açısından daha da ilginç olan bir başka
gelişme var.
2026 yılının Ocak ayında BBNJ adı verilen, ulusal yetki
alanlarının ötesindeki deniz biyolojik çeşitliliğinin korunmasına ilişkin
uluslararası anlaşma yürürlüğe girdi.
Türkiye de bu anlaşmaya taraf oldu.
Bu anlaşma açık denizlerde deniz koruma alanları
oluşturulmasına ilişkin uluslararası bir çerçeve getiriyor.
Dolayısıyla gelecekte açık denizlerde koruma alanları
oluşturulması mümkün.
Ama bunun yolu bir ülkenin tek başına “Ben burayı millî park
ilan ettim” demesinden geçmiyor.
Uluslararası hukuk ve çok taraflı mekanizmalar devreye
giriyor.
Türkiye'nin bugün yaptığı kararın uluslararası geçerliliği,
parkın hangi bölümünün Türkiye'nin yetki alanında bulunduğuna göre farklı
sonuçlar doğuracak.
Türkiye'nin yetki alanındaki bölümde Türkiye kendi hukukunu
uygular.
Ancak açık denizde başka devletlerin haklarını tek taraflı
olarak ortadan kaldıramaz.
Bu nedenle “Yunanistan bu kararı iptal ettiremez” demek
başka, “Yunanistan bu karara karşı hiçbir hukuki itirazda bulunamaz” demek
başka.
İkincisi doğru değil.
***
Peki Türkiye-Yunanistan ilişkileri bundan sonra ne olacak?
İşin olumlu tarafı var.
Çünkü çevre, iki ülkenin birlikte çalışabileceği belki de en
uygun alanlardan biri.
Balık stokları iki ülkenin sınırında durmuyor.
Deniz kirliliği pasaport sormuyor.
Akdeniz foku Türk tarafında yüzüp Yunan tarafına
geçebiliyor.
Balık sürüleri harita okumuyor.
Deniz kaplumbağaları sınır kapısından geçmiyor.
Dolayısıyla denizlerin korunması aslında Türkiye ile
Yunanistan arasında işbirliği için çok güçlü bir zemin oluşturabilir.
Ortak bilimsel çalışmalar yapılabilir.
Balıkçılık stokları birlikte izlenebilir.
Kaçak avcılıkla mücadele edilebilir.
Deniz kirliliği konusunda ortak mekanizmalar kurulabilir.
İki ülke birbirinin koruma alanlarını tehdit olarak değil,
ortak ekosistemin parçaları olarak görebilir.
Böyle bir yaklaşım ilişkileri gerçekten yumuşatabilir.
***
Tabii işin olumsuz tarafı da var:
Türkiye'nin ilan ettiği alanlar ile Yunanistan'ın kendi
deniz parkları arasında siyasi bir rekabet oluşursa...
Çevre politikası, deniz yetki alanlarının yeni mücadele bölgesine
dönüşebilir.
Her iki ülke “Önce ben ilan ettim” demeye başlarsa...
Haritalar üzerinden yeni bir diplomatik savaş başlarsa...
Sahil güvenlik unsurları aynı bölgelerde farklı kuralları
uygulamaya kalkarsa...
İş başka yere gider.
O zaman çevre koruma olmaktan çıkar.
Fiilî alan mücadelesine dönüşür.
İşte tehlike burada.
***
Bununla birlikte bir şeyi de kabul etmek lazım.
Yunanistan yıllardır Ege'de çok ciddi bir stratejik akıl
yürütüyor.
Kendi tezini yalnızca askeri güçle değil, hukukla...
Haritalarla...
Avrupa Birliği mekanizmalarıyla...
Uluslararası kuruluşlarla...
Çevre politikalarıyla...
Deniz mekânsal planlamasıyla...
Ve diplomatik söylemle destekliyor.
Türkiye'nin de aynı alanlarda karşılık vermesi gerekiyor.
Sadece “Mavi Vatan” demek yetmez.
Mavi Vatan'ın bilimsel haritası olmalı.
Çevre politikası olmalı.
Balıkçılık politikası olmalı.
Denizcilik politikası olmalı.
Enerji politikası olmalı.
Uluslararası hukuk politikası olmalı.
Ve bunların hepsi birbiriyle uyumlu olmalı.
***
Bu kararın ekonomi tarafı da küçümsenmemeli.
Türkiye 2025 yılında toplam 1 milyon 37 bin ton su ürünü
üretti.
Bunun 410 bin tonu avcılıktan, 626 bin tonu
yetiştiricilikten geldi.
Denizlerden yapılan avcılık 378 bin tonun üzerindeydi.
Yani deniz sadece stratejik bir alan değil.
Ekonomik bir alan.
Ekmek kapısı…
Türkiye'nin denizlerdeki doğal kaynaklarını koruyamaması,
gelecekte balık ithalatına daha fazla bağımlı hale gelmesi anlamına gelebilir.
Deniz millî parklarının doğru yönetilmesi halinde bunun
balıkçı açısından olumlu bir sonucu da olabilir.
Çünkü her yeri avlanabilir alan haline getirirseniz balık
azalır.
Bazı alanları korursanız balığın üreme ve beslenme alanları
güçlenebilir.
Koruma alanının dışında kalan bölgelerde de zaman içerisinde
balık stoklarının artması mümkün olabilir.
Nitekim Türkiye'deki deniz koruma alanlarında yapılan
bilimsel çalışmalar, avcılığa kapalı bölgelerde bazı ekonomik türlerin daha
yüksek bolluğa ve daha büyük bireylere sahip olabildiğini gösteriyor.
Ama burada balıkçıya da başka bir şey söylemek gerekiyor.
“Denizi koruyacağız” deyip balıkçıyı aç bırakmak olmaz.
Koruma alanı ilan ediyorsanız balıkçının kaybını da
hesaplayacaksınız.
Hangi bölgede ne kadar avcılık yapılacak?
Hangi dönemlerde yasak olacak?
Küçük balıkçı nasıl korunacak?
Büyük ticari filoya ne uygulanacak?
Geçimini denizden sağlayan insanın alternatif geliri olacak
mı?
Bunların hepsi planlanacak.
Çünkü koruma ile yasak aynı şey değildir; kaş yapayım derken
göz çıkarmamak gerekir.
***
İzmir açısından mesele daha da önemli.
İzmir'in 629 kilometrelik kıyı şeridi var.
1.738 balıkçı teknesi ve 10.547 profesyonel balıkçısı
bulunuyor.
2024-2025 av sezonunda İzmir'de 10.445 ton avcılık üretimi
kayda geçmiş.
İzmir aynı zamanda Ege'nin su ürünleri üretim merkezlerinden
biri.
Yani İzmir'in denizinin korunması demek sadece balığın
korunması demek değil.
Balıkçının...
Balık halinin...
Tekne imalatçısının...
Ağ üreticisinin...
Soğuk hava deposunun...
Nakliyecinin...
Turizmcinin...
Kısacası bir ekonomik zincirin korunması demek.
***
Gelelim Aliağa'ya.
Bence asıl üzerinde düşünmemiz gereken yerlerden biri
burası.
Bugünkü Kuzey Ege Deniz Millî Parkı Aliağa'yı kapsamıyor.
Mevcut karar Çanakkale ve Tekirdağ arasındaki deniz alanını
kapsıyor.
Ama gelecekte olabilir mi?
Bence ihtimal var.
Üstelik bunun bilimsel bir zemini de var.
TÜDAV'ın Akdeniz foku çalışmaları, Türkiye kıyılarındaki
önemli habitatlar arasında Foça-Yeni Foça bölgesini gösteriyor.
Daha da önemlisi, kurumun belirlediği pilot koruma
alanlarından biri İzmir ile Aliağa arasındaki bölgeyi ve Foça Özel Çevre
Koruma Bölgesi'ni kapsıyor.
Yani Aliağa'nın kuzeyindeki deniz alanlarının ekolojik
açıdan korunmaya değer olduğu yeni keşfedilmiş bir şey değil.
***
Ancak Aliağa'nın bir başka özelliği var.
Sanayi.
Limanlar.
Petrokimya.
Gemi geri dönüşüm tesisleri.
Enerji tesisleri.
Yoğun deniz trafiği.
Nemrut Körfezi.
Dolayısıyla Aliağa'nın tamamını kapsayacak bir deniz millî
parkı ilanı, Fethiye-Kaş gibi bir bölgeye göre çok daha karmaşık olur.
Çünkü burada çevre ile ekonomi doğrudan karşı karşıya gelir.
Dolayısıyla, gelecekte Aliağa'yı kapsayacak bir koruma alanı
oluşturulacaksa, bunun Nemrut Körfezi'ndeki bütün ticari faaliyetleri bir anda
durduran bir model olması beklenmemeli.
Daha gerçekçi olan;
Foça-Yeni Foça-Aliağa kıyıları...
Çandarlı Körfezi'nin belirli bölümleri...
Deniz çayırları...
Akdeniz foku yaşam alanları...
Balıkların üreme alanları...
Kıyısal sulak alanlarla deniz arasındaki ekolojik
bağlantılar...
gibi alanların bilimsel kriterlerle bölgelendirilmesi olur.
***
Böyle bir şey yapılırsa Aliağa'nın ekonomisi zarar mı görür?
Doğru yönetilmezse evet.
Ama doğru yapılırsa tam tersine ekonomik fırsat da
yaratabilir.
Daha fazla balık.
Daha kaliteli balıkçılık.
Kontrollü amatör balıkçılık.
Dalış turizmi.
Ekoturizm.
Deniz araştırmaları.
Bilimsel turizm.
Yeni hizmet sektörleri.
Ve belki de yıllardır sanayi kenti olarak anılan Aliağa'nın
denizle olan ilişkisinin yeniden kurulması.
Bugün Aliağa'nın denizi çoğu zaman limanlar ve sanayi
üzerinden konuşuluyor.
Oysa Aliağa'nın kıyılarında balıkçı barınakları var.
Şakran var.
Foça'nın devamı niteliğinde doğal kıyılar var.
Güzelhisar Deltası var.
Kuş yaşam alanları var.
Akdeniz foku habitatlarıyla bağlantılı kıyılar var.
Aliağa'nın denizi sadece sanayinin denizi değil.
***
Burada bir başka ders daha var.
Millî park ilan etmek yetmez.
Alanı ilan ettikten sonra ne yaptığınız önemli.
Tarım ve Orman Bakanlığı'nın kendi belgelerinde de korunan
alanların etkin yönetimi için uzun devreli gelişme planlarının temel araç
olduğu belirtiliyor.
Yani asıl mesele şimdi başlıyor.
Balıkçı ne yapacak?
Tekne nereye gidecek?
Hangi bölgede avlanacak?
Turizm nerede yapılacak?
Dalış nerede yapılacak?
Gemi trafiği nasıl yönetilecek?
Bilimsel araştırmalar nasıl yapılacak?
Denetim nasıl olacak?
Bunların cevabı verilmek zorunda.
Çünkü 21 bin kilometrekarelik bir deniz alanını kâğıt
üzerinde korumak kolaydır.
Fiiliyatta korumak zordur.
***
Peki bundan sonra yeni deniz millî parkları gelir mi?
Gelirse şaşırmayız.
Türkiye zaten Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik
Sözleşmesi kapsamındaki 30x30 hedefi doğrultusunda korunan alanlarını
artıracağını açıkça söylüyor.
Hedef 2030'a kadar kara ve deniz alanlarının en az yüzde
30'unun etkin biçimde korunması.
Türkiye'nin ilk iki deniz millî parkı bu politikanın
başlangıcı olarak görülmeli.
Nerelerde olabilir?
Bunu bugünden kesin olarak söylemek mümkün değil.
Ama bilimsel ve ekolojik önceliklere bakıldığında
Gökçeada-Bozcaada çevresi, Foça-Aliağa hattı, Karaburun-Mordoğan,
Çeşme-Alaçatı, Dilek Yarımadası çevresi, Güney Ege ve Akdeniz'deki hassas
alanlar doğal adaylar olarak karşımıza çıkıyor.
TÜDAV'ın Akdeniz foku için belirlediği önemli habitatlar
arasında da bu bölgelerin önemli bölümü zaten bulunuyor.
Ama bunların hiçbiri şu anda “ilan edilecek” diye açıklanmış
resmi projeler değildir.
Sadece bilimsel açıdan ve mevcut koruma politikalarının yönü
açısından bakıldığında olası alanlardır.
***
Ben bu kararın en önemli tarafını başka yerde görüyorum.
Türkiye yıllardır Ege'de bir tartışmanın peşinden gidiyor.
Yunanistan bir adım atıyor.
Türkiye itiraz ediyor.
Yunanistan yeni bir harita yayınlıyor.
Türkiye karşı harita yayınlıyor.
Bir açıklama geliyor.
Bir başka açıklama geliyor.
Sonra herkes eski yerine dönüyor.
Şimdi ise başka bir şey oluyor.
Türkiye kendi alanını ilan ediyor.
Kendi koordinatlarını belirliyor.
Kendi koruma rejimini kuruyor.
Kendi deniz politikasını uyguluyor.
Yani; bu karar, “Ege artık bizimdir” şeklinde okunmaz belki
ama “Ege yalnızca Yunanistan'ın çizdiği haritalarla şekillendirilemez” şeklinde
okuyabiliriz.
Aradaki fark çok önemli.
***
Yıllardır kıta sahanlığı meselesini öne sürerek Ege'nin
neredeyse tamamında kendisine ait geniş bir deniz yetki alanı varmış gibi
davranan bir Yunanistan görüyoruz.
Türkiye'nin buna sadece diplomatik açıklamalarla cevap
vermesi artık yeterli değil.
Devletler masada ne söyledikleri kadar sahada ne
yaptıklarıyla da konuşuyor.
Haritalarla konuşuyor.
Kanunlarla konuşuyor.
Koruma alanlarıyla konuşuyor.
Deniz mekânsal planlamasıyla konuşuyor.
Ekonomik faaliyetleriyle konuşuyor.
Bilimsel araştırmalarıyla konuşuyor.
Artık Türkiye'nin bu alanların tamamında görünür olması
gerekiyor.
***
Son bir şey daha söyleyelim.
Bu işin kazananı ne sadece Türkiye olmalı ne de sadece
Yunanistan…
Asıl kazanan Ege Denizi olmalı.
Balıkçı kazanmalı.
Balık kazanmalı.
Deniz kazanmalı.
Doğa kazanmalı.
Turizm kazanmalı.
Ve iki ülke, yıllardır kavga ettikleri denizi birlikte
koruyabileceklerini gösterebilmeli.
Çünkü Ege Denizi iki ülkenin arasında değil.
İki ülkenin ortak geleceğinin içinde.
Ama bunun için Türkiye'nin de artık kendi denizine sahip
çıkması gerekiyor.
Sadece “Mavi Vatan” diyerek değil.
Haritasıyla...
Hukukuyla...
Bilimiyle...
Balıkçısıyla...
Ekonomisiyle...
Ve gerektiğinde millî parkıyla...
İşte bu nedenle 16 Ağustos kararı çok önemli.
Bu karar Ege'yi bir gecede Yunan gölü olmaktan çıkarmadı.
Ama yıllardır böyle bir göl gibi davranılmasına karşı
Türkiye'nin attığı önemli bir adım.
Ve belki de asıl soru bundan sonra şudur:
Türkiye bu iki deniz millî parkıyla yetinecek mi?
Bence yetmemeli.
Çünkü deniz sadece kıyıda başladığımız bir manzara değildir.
Deniz, Türkiye'nin geleceğidir.










