DÜNYA AYAĞA KALKIYOR, DÜZEN DUYMUYOR!
Dünyanın bir ucunda öğrenciler sokakta. Öbür ucunda işçiler, emekliler, gençler, kadınlar… Kimi geçinemediği için isyan ediyor. Kimi yolsuzluğa, adaletsizliğe, kimi de geleceğinin elinden alınmasına karşı çıkıyor.
Dünyanın bir ucunda öğrenciler sokakta. Öbür ucunda işçiler,
emekliler, gençler, kadınlar…
Kimi geçinemediği için isyan ediyor. Kimi yolsuzluğa, adaletsizliğe,
kimi de geleceğinin elinden alınmasına karşı çıkıyor.
Kimi hükümet istiyor, kimi hükümetin gitmesini. Kimi eğitim
hakkı, kimi insanca yaşam, kimi özgürlük istiyor.
Ülkeler farklı. Diller farklı. Bayraklar farklı. İsyan
gerekçeleri farklı.
Peki, bütün bu insanların ortak bir derdi olabilir mi?
Bence var.
İnsanlar, kendilerine sunulan hayatı sorguluyor.
Daha doğrusu, kendilerine sunulan hayatın kaderleri
olmadığını yüksek sesle söylemeye başlıyorlar.
Geçen yazımızda “Deniz bitti!” demiştik.
Belki de şimdi asıl soruyu sormanın zamanı geldi.
Dünya ayağa kalkıyorsa, mevcut düzen neden hâlâ oturduğu
yerden kalkmıyor?
***
Fransa'dan başlayalım.
Özgürlük, eşitlik ve reform hareketleriyle tanınan
Fransa'da, 17 Ekim'de ülkenin dört bir yanına yayılan gösteriler, hayat
pahalılığına ve kamu hizmetlerindeki gerilemeye karşı büyük bir öfkenin dışa
vurumuna dönüştü.
Öğrenciler, öğretmenler, sendikalar, işçiler ve emekliler
sokaklardaydı. Eğitimdeki sorunlarla başlayan hareket, eşitsizlik ve yaşam
koşulları tartışmasına kadar genişledi. Gösterilerin bir bölümünde şiddet
olayları yaşandı; polisle çatışmalar çıktı, kamu binaları ve işyerleri zarar
gördü.
Yani mesele artık yalnızca okul binaları, öğretmen sayısı ya
da eğitim bütçesi değildi.
İnsanlar hayat pahalılığını, kamu hizmetlerinin durumunu ve
ekonomik yükün kimlerin sırtına bindirildiğini sorguluyordu.
Aynı günlerde Belçika'da öğrenciler, yükseköğretimin
maliyetine ve eğitime erişimi zorlaştıracağını düşündükleri düzenlemelere karşı
sokağa çıktı. Portekiz'de konut fiyatları ve yaşam maliyetleri protestoların
gündemindeydi. İtalya'da da hayat pahalılığına karşı gösteriler düzenlendi.
Avrupa'nın ortasında, dünyanın en gelişmiş ekonomilerinden
bazılarında yaşananlara bakın.
İnsanlar yalnızca daha fazla para istemiyor. Çalışarak,
okuyarak, üreterek bir gelecek kurabileceklerine inanmak istiyorlar.
Bir insan çalıştığı halde geçinemiyorsa, eğitim aldığı halde
geleceğini göremiyorsa, barınmak için ömrünü kiraya veriyorsa orada bir sorun
var demektir.
Hem de öyle küçük bir sorun değil.
Sistemin vaat ettiği hayatla insanlara yaşattığı hayat
arasında bir uçurum var.
Bu uçurum büyüdükçe öfke de büyüyor.
***
Arnavutluk'a bakalım…
14 Ekim'de başkent Tiran'da binlerce öğrenci, eğitim
maliyetleri ve yolsuzluk iddialarına karşı sokağa çıktı. Gösteriler şiddet
olaylarına dönüştü. Eğitim Bakanlığı binası ve bazı banka şubeleri ateşe
verildi, polisle çatışmalar yaşandı.
Gençlerin şikâyetleri arasında üniversite koşulları, eğitim
giderleri, maddi destek eksikliği ve mezuniyet sonrasında iş bulma kaygısı da
vardı.
Üstelik protestocuların bir bölümü, mevcut muhalefet
siyasetçilerini de kendilerine gerçek bir alternatif olarak görmüyordu.
İşte bu ayrıntı önemli.
Çünkü bazen mesele yalnızca iktidardakilerden kurtulmak
değildir. İnsanlar karşılarında duran seçeneklere de güvenmiyorsa sorun, bir
hükümetin çok ötesine geçmiş demektir.
Peki, iktidar da, muhalefet de toplumun önemli bir
bölümüne umut veremiyorsa?
O zaman siyaset kendi kendine şu soruyu sormak zorunda
kalır:
Biz kimin için siyaset yapıyoruz?
Arnavutluk'ta yaşananlar, Avrupa'nın farklı ülkelerinde
yükselen öğrenci hareketleriyle birlikte düşünüldüğünde daha anlamlı hale
geliyor. Gençler yalnızca bugünkü yöneticilere itiraz etmiyor. Kendilerine
bırakılacak geleceğin nasıl olacağını da sorguluyorlar.
Ve bu sorunun cevabını yalnızca seçim sandığında aramaya
razı görünmüyorlar.
***
Asya'ya geçelim.
Nepal'de 2025 yılında gençlerin öncülüğünde başlayan
protestolar, sosyal medya platformlarına getirilen yasakla görünür hale geldi.
Ancak öfke kısa sürede yolsuzluk, siyasi ayrıcalıklar ve yönetim anlayışı
tartışmasına dönüştü.
Gösteriler ağır can kayıplarına yol açtı. Ülkenin siyasi
dengeleri sarsıldı ve hükümet değişikliğiyle sonuçlanan bir süreç yaşandı.
Bir sosyal medya yasağı…
Düşünün, bir hükümetin kararına karşı başlayan tepki, kısa
sürede ülkenin nasıl yönetildiğine ilişkin çok daha büyük bir sorgulamaya
dönüşebiliyor.
Çünkü yasak, bazen yalnızca yasağın kendisi değildir.
Biriken öfkenin kapağını açan son hamledir.
İnsanlar yolsuzluklardan, ayrıcalıklardan ve kendilerine
kapalı tutulan imkânlardan rahatsızsa, en küçük görünen karar bile büyük bir
kırılmaya yol açabilir.
Kenya'da 2024 yılında vergi artışlarına karşı başlayan
gençlik protestoları da benzer bir seyir izledi. Tepki, bütçe düzenlemesinin
ötesine geçerek yolsuzluk, hayat pahalılığı, polis şiddeti ve yönetimde hesap
verebilirlik taleplerine dönüştü.
Endonezya'da 2025 yılında milletvekillerine sağlanan ek
ödemeler ve konut yardımları etrafında yükselen öfke, öğrencilerin öncülük
ettiği geniş çaplı protestolara dönüştü. Ülkedeki insan hakları kurumlarının
daha sonra yaptığı incelemelerde, gösteriler sırasında güvenlik güçlerinin
ihlallerine ilişkin ciddi bulgular ortaya konuldu.
Üç farklı ülke.
Üç farklı siyasi yapı.
Ama benzer bir soru:
Yönetenler, yönettikleri insanların hangi koşullarda
yaşadığını gerçekten biliyor mu; biliyorsa umursuyor mu?
Daha önemlisi, neden bu kadar çok insan sesini duyurabilmek
için sokağa çıkmak zorunda kalıyor?
***
Bu örnekleri neden sıralıyorum?
Çünkü karşımızda birbirinden kopuk birkaç gösteriden daha
fazlası var.
Dünyanın farklı bölgelerinde, farklı gerekçelerle ortaya
çıkan hareketlerin ortak bir zeminde buluştuğunu görüyoruz.
Yolsuzluk.
Eşitsizlik.
Hayat pahalılığı.
Barınma sorunu.
Eğitim ve istihdam kaygısı.
Özgürlüklerin kısıtlanması.
Siyasi kararların toplumdan uzaklaşması.
Bir de bunların hepsinin üzerinde yükselen, giderek büyüyen
bir güvensizlik var.
İnsanlar, mevcut sistemlerin kendilerine adil bir gelecek
sağlayacağına eskisi kadar inanmıyor.
Bu yalnızca ekonomik bir mesele değil. Aynı zamanda siyasi,
toplumsal ve ahlaki bir mesele.
Ekonomik düzen, üretilen zenginliğin kimlere gittiği
sorusuna cevap vermek zorunda.
Siyasi düzen, halkın iradesinin seçim gününden ibaret
olmadığını anlamak zorunda.
İnanç sistemleri adına konuşanlar da insanlara adalet,
merhamet ve vicdan vaat eden sözlerin neden kimi zaman güç sahiplerinin
çıkarları karşısında etkisiz kaldığını düşünmek zorunda.
İnsanın karnı açken, evi yokken, çocuğunun geleceği
belirsizken, adalet karşısında kendisini çaresiz hissederken yalnızca büyük
laflarla onu ikna edemezsiniz.
Hele bir de aynı insanlar, kendilerine fedakârlık
anlatanların ayrıcalıklarından vazgeçmediğini görüyorsa…
İşte orada güven biter.
Güvenin bittiği yerde ise en güçlü kurumlar bile sarsılmaya
başlar.
***
Peki, bütün bunlar yeni bir dünya düzeninin doğuşu mu?
Benim üzerinde durduğum asıl mesele bu.
Fransa'daki bir öğrenci hareketiyle Nepal'deki bir
ayaklanmayı elbette aynı kefeye koyamayız. Her ülkenin kendi tarihi, siyasi
koşulları ve toplumsal dinamikleri var.
Her protestonun arkasında aynı düşünce yok. Her göstericinin
kafasında yeni bir dünya tasarımı da bulunmuyor.
Hatta bazı hareketler yalnızca belirli bir kararı geri
aldırmak için ortaya çıkıyor. Bazıları hükümet değişikliğiyle sonuçlanıyor,
bazıları bastırılıyor, bazılarıysa zamanla dağılıyor.
Fakat bütün bunların arasında daha derin bir değişim
ihtimali çıkıyor karşımıza:
İnsanlar mevcut düzenin sorunlarını artık yalnızca mevcut
düzenin araçlarıyla çözmeye razı gelmiyor olabilir.
İşte bu ihtimal üzerinde durmaya değer.
Bir düşünün.
Sanayi Devrimi'nden bu yana üretim biçimleri değişti. Tarım
toplumundan sanayi toplumuna, oradan bilgi ve teknoloji toplumuna geçtik.
Ama yönetim anlayışlarımızın, ekonomik ilişkilerimizin ve
toplumsal kabullerimizin hepsi aynı hızla değişmedi.
Bugün birkaç şirketin elindeki teknoloji, birçok devletin
imkânlarıyla yarışıyor. Sermaye sınırları aşabiliyor, bilgi saniyeler içinde
yayılıyor, üretim dünyanın farklı ülkelerine dağılabiliyor.
Buna karşılık pek çok insanın hakları, fırsatları ve yaşam
koşulları hâlâ büyük ölçüde doğduğu ülkeye, ailesinin gelirine ve sahip olduğu
imkânlara bağlı.
Teknoloji küreselleşti.
Ekonomi küreselleşti.
Sorunlar küreselleşti.
Peki, adalet?
Peki, refahın paylaşılması?
Peki, insanın karar alma süreçlerine katılması?
Bunlarda aynı ölçüde ortak bir dünya oluşturabildik mi?
Hayır.
Dünya ekonomik olarak birbirine bağlanırken sosyal ve
siyasi sorunların çözümünde aynı ölçüde ortaklaşamadı.
Belki de şimdi bu çelişkinin bedelini ödüyoruz.
***
Bir de işin vicdan tarafı var.
Dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan savaşlar, sivil
insanların uğradığı kayıplar ve insani felaketler karşısında yükselen
protestoları düşünün.
Gazze konusunda dünyanın farklı ülkelerinde düzenlenen
gösteriler, insanların kendi hükümetlerinin politikalarını sorgulayabildiğini
ve başka coğrafyalardaki insanların yaşadığı acıları kendi meselesi olarak
görebildiğini gösterdi.
Elbette bu gösterilerin katılımcıları, talepleri ve siyasi
görüşleri birbirinden farklıydı. Ancak ortak bir vicdan sorusu öne çıktı:
Bir insanın yaşam hakkı, hangi ülkede doğduğuna ya da
hangi kimliği taşıdığına göre değişebilir mi?
Bu sorunun cevabı basit.
Değişmemeli.
Ama dünyanın gerçeklerine baktığımızda, yaşam hakkının ve
adaletin uygulanmasında hâlâ büyük farklılıklar görüyoruz.
İnsanlar bu çelişkiyi gördükçe yalnızca belirli bir hükümete
değil, uluslararası düzenin işleyişine de itiraz ediyor.
Bir tarafta insan hakları söylemi, diğer tarafta çıkar
hesapları…
Bir tarafta barış çağrıları, diğer tarafta silah ticareti…
Bir tarafta adalet, diğer tarafta güçlü olanın kuralı
belirlediği bir dünya…
Sonra insanlara mevcut düzenin kusursuz işlediğini anlatmaya
çalışıyoruz.
Kusura bakmayın ama bu biraz zor.
***
Bütün bunlardan nasıl bir sonuç çıkarmalı?
Dünyanın yarın tek bir devlet haline geleceğini söylemiyoruz.
Bütün ülkelerde aynı anda bir devrim yaşanacağını da düşünmüyoruz.
Ama yeni bir düzen arayışının güçlendiğini rahatlıkla iddia
edebiliriz.
Belki bu arayış yeni ekonomik modeller doğuracak. Belki
demokrasi yeniden tanımlanacak. Belki uluslararası kurumlar, bugünkü sorunları
çözmekte yetersiz kaldıkları için köklü değişikliklere uğrayacak.
Belki insanların yalnızca seçmen ya da tüketici olarak
görüldüğü anlayışın yerini, karar süreçlerine daha fazla katıldıkları bir model
alacak.
Belki de yeni dünya düzeni dediğimiz şey, tek merkezden
yönetilen dev bir devlet değil; ortak sorunlarını birlikte çözebilen, ama
farklılıklarını da koruyabilen bir insanlık düzeni olacak.
Bunların hiçbiri kesin değil.
Fakat kesin olan bir şey var.
İnsanlığın imkânları büyürken insanların önemli bir
bölümünün gelecek kaygısı da büyüyorsa, burada üzerinde düşünülmesi gereken
ciddi bir çelişki var.
Ve bu çelişkiyi yalnızca polis gücüyle, yasaklarla, seçim
kampanyalarıyla ya da birkaç ekonomik tedbirle ortadan kaldıramazsınız.
Sorunun kaynağına inmek zorundasınız.
***
Asıl tehlike ne biliyor musunuz?
İnsanların değişim istemesi değil.
Değişim isteğinin neye dönüşeceğinin belirsiz olması.
Çünkü her toplumsal kalkışma, kendiliğinden daha adil bir
düzen doğurmaz. Eski iktidar gider, yenisi gelir; eski ayrıcalıkların yerini
yenileri alabilir.
Tarihte bunun örneklerini çok gördük.
Özgürlük diye yola çıkıp yeni baskılar kuranlar oldu.
Eşitlik adına hareket edip yeni ayrıcalıklar yaratanlar oldu. Halkın iradesini
savunduğunu söyleyip halkın sesini kısmaya kalkışanlar oldu.
Demek ki mesele yalnızca eski düzeni yıkmak değil.
Yerine ne koyacağımızı da düşünmek.
Yeni bir dünya düzeni kurulacaksa, bunun ölçüsü daha büyük
devletler, daha güçlü ordular, daha zengin şirketler ya da daha gelişmiş
teknolojiler olmamalı.
Ölçü insan olmalı.
Bir çocuğun eğitim hakkı.
Bir gencin geleceğe umutla bakabilmesi.
Bir insanın çalışarak insanca yaşayabilmesi.
Bir toplumun yöneticisini korkmadan sorgulayabilmesi.
Bir insanın inancı, kimliği ya da doğduğu yer yüzünden
ayrımcılığa uğramaması.
Bunlar sağlanamıyorsa, adına ne koyarsanız koyun, kurduğunuz
düzen eksiktir.
***
Yazının başına dönelim.
Dünya ayağa kalkıyor.
Kimi yerde öğrenciler, kimi yerde işçiler, kimi yerde
kadınlar, kimi yerde geçinemeyen aileler…
Kimi hükümetleri değiştirmek istiyor, kimi bütün bir yönetim
anlayışını sorguluyor.
Kimisi taleplerine kavuşuyor, kimisi baskıyla karşılaşıyor.
Kimisi dağılıyor, kimisi büyüyor.
Bütün bunların tek bir merkezden yönetildiğini ya da önceden
tasarlanmış ortak bir planın parçası olduğunu düşünmek için elimizde bir neden
yok.
Belki de asıl ilginç olan, kimsenin bütün bu hareketleri tek
bir merkezden yönetmesine gerek kalmadan benzer soruların dünyanın dört bir
yanında ortaya çıkması.
Çünkü insanların sorunları, ülkeler farklı olsa da birbirine
benzemeye başladı.
Ve belki de bu yüzden, dünyanın farklı köşelerinde yükselen
sesler aynı soruya doğru yaklaşıyor:
Bu düzen böyle gitmek zorunda mı?
Bence asıl soru bu.
Belki yeni dünya düzeni, bir gün büyük bir liderin çıkıp
ilan edeceği bir sistem olmayacak.
Belki milyonlarca insanın, farklı yerlerde ve farklı
gerekçelerle, artık kabul etmediği şeyleri sorgulamasıyla şekillenecek.
Belki de insanlık, yeni bir düzenin doğum sancılarını
yaşıyor.
Bunu zaman gösterecek.
Ama bir şeyden eminim.
Dünya değişirken, eski düzenin bekçiliğini yaparak geleceği
kuramayız.
Deniz bitti demiştik. Şimdi dalgalar yükseliyor.
Mesele, bu dalgaların kimi kıyıya vuracağı değil.
Mesele, insanlığın bu dalgalardan yeni bir dünya kurmayı
öğrenip öğrenemeyeceği.
Sizce dünya yalnızca mevcut yöneticilerini mi değiştirmek
istiyor, yoksa artık düzenin kendisini mi sorguluyor?










