DÜNYA AYAĞA KALKIYOR, DÜZEN DUYMUYOR!
Bülent PINARBAŞI
cesotti35@gmail.com

DÜNYA AYAĞA KALKIYOR, DÜZEN DUYMUYOR!

Dünyanın bir ucunda öğrenciler sokakta. Öbür ucunda işçiler, emekliler, gençler, kadınlar… Kimi geçinemediği için isyan ediyor. Kimi yolsuzluğa, adaletsizliğe, kimi de geleceğinin elinden alınmasına karşı çıkıyor.

18 Ekim 2026 Pazar 12:59 makaleler

Dünyanın bir ucunda öğrenciler sokakta. Öbür ucunda işçiler, emekliler, gençler, kadınlar…

Kimi geçinemediği için isyan ediyor. Kimi yolsuzluğa, adaletsizliğe, kimi de geleceğinin elinden alınmasına karşı çıkıyor.

Kimi hükümet istiyor, kimi hükümetin gitmesini. Kimi eğitim hakkı, kimi insanca yaşam, kimi özgürlük istiyor.

Ülkeler farklı. Diller farklı. Bayraklar farklı. İsyan gerekçeleri farklı.

Peki, bütün bu insanların ortak bir derdi olabilir mi?

Bence var.

İnsanlar, kendilerine sunulan hayatı sorguluyor.

Daha doğrusu, kendilerine sunulan hayatın kaderleri olmadığını yüksek sesle söylemeye başlıyorlar.

Geçen yazımızda “Deniz bitti!” demiştik.

Belki de şimdi asıl soruyu sormanın zamanı geldi.

Dünya ayağa kalkıyorsa, mevcut düzen neden hâlâ oturduğu yerden kalkmıyor?

***

Fransa'dan başlayalım.

Özgürlük, eşitlik ve reform hareketleriyle tanınan Fransa'da, 17 Ekim'de ülkenin dört bir yanına yayılan gösteriler, hayat pahalılığına ve kamu hizmetlerindeki gerilemeye karşı büyük bir öfkenin dışa vurumuna dönüştü.

Öğrenciler, öğretmenler, sendikalar, işçiler ve emekliler sokaklardaydı. Eğitimdeki sorunlarla başlayan hareket, eşitsizlik ve yaşam koşulları tartışmasına kadar genişledi. Gösterilerin bir bölümünde şiddet olayları yaşandı; polisle çatışmalar çıktı, kamu binaları ve işyerleri zarar gördü.

Yani mesele artık yalnızca okul binaları, öğretmen sayısı ya da eğitim bütçesi değildi.

İnsanlar hayat pahalılığını, kamu hizmetlerinin durumunu ve ekonomik yükün kimlerin sırtına bindirildiğini sorguluyordu.

Aynı günlerde Belçika'da öğrenciler, yükseköğretimin maliyetine ve eğitime erişimi zorlaştıracağını düşündükleri düzenlemelere karşı sokağa çıktı. Portekiz'de konut fiyatları ve yaşam maliyetleri protestoların gündemindeydi. İtalya'da da hayat pahalılığına karşı gösteriler düzenlendi.

Avrupa'nın ortasında, dünyanın en gelişmiş ekonomilerinden bazılarında yaşananlara bakın.

İnsanlar yalnızca daha fazla para istemiyor. Çalışarak, okuyarak, üreterek bir gelecek kurabileceklerine inanmak istiyorlar.

Bir insan çalıştığı halde geçinemiyorsa, eğitim aldığı halde geleceğini göremiyorsa, barınmak için ömrünü kiraya veriyorsa orada bir sorun var demektir.

Hem de öyle küçük bir sorun değil.

Sistemin vaat ettiği hayatla insanlara yaşattığı hayat arasında bir uçurum var.

Bu uçurum büyüdükçe öfke de büyüyor.

***

Arnavutluk'a bakalım…

14 Ekim'de başkent Tiran'da binlerce öğrenci, eğitim maliyetleri ve yolsuzluk iddialarına karşı sokağa çıktı. Gösteriler şiddet olaylarına dönüştü. Eğitim Bakanlığı binası ve bazı banka şubeleri ateşe verildi, polisle çatışmalar yaşandı.

Gençlerin şikâyetleri arasında üniversite koşulları, eğitim giderleri, maddi destek eksikliği ve mezuniyet sonrasında iş bulma kaygısı da vardı.

Üstelik protestocuların bir bölümü, mevcut muhalefet siyasetçilerini de kendilerine gerçek bir alternatif olarak görmüyordu.

İşte bu ayrıntı önemli.

Çünkü bazen mesele yalnızca iktidardakilerden kurtulmak değildir. İnsanlar karşılarında duran seçeneklere de güvenmiyorsa sorun, bir hükümetin çok ötesine geçmiş demektir.

Peki, iktidar da, muhalefet de toplumun önemli bir bölümüne umut veremiyorsa?

O zaman siyaset kendi kendine şu soruyu sormak zorunda kalır:

Biz kimin için siyaset yapıyoruz?

Arnavutluk'ta yaşananlar, Avrupa'nın farklı ülkelerinde yükselen öğrenci hareketleriyle birlikte düşünüldüğünde daha anlamlı hale geliyor. Gençler yalnızca bugünkü yöneticilere itiraz etmiyor. Kendilerine bırakılacak geleceğin nasıl olacağını da sorguluyorlar.

Ve bu sorunun cevabını yalnızca seçim sandığında aramaya razı görünmüyorlar.

***

Asya'ya geçelim.

Nepal'de 2025 yılında gençlerin öncülüğünde başlayan protestolar, sosyal medya platformlarına getirilen yasakla görünür hale geldi. Ancak öfke kısa sürede yolsuzluk, siyasi ayrıcalıklar ve yönetim anlayışı tartışmasına dönüştü.

Gösteriler ağır can kayıplarına yol açtı. Ülkenin siyasi dengeleri sarsıldı ve hükümet değişikliğiyle sonuçlanan bir süreç yaşandı.

Bir sosyal medya yasağı…

Düşünün, bir hükümetin kararına karşı başlayan tepki, kısa sürede ülkenin nasıl yönetildiğine ilişkin çok daha büyük bir sorgulamaya dönüşebiliyor.

Çünkü yasak, bazen yalnızca yasağın kendisi değildir.

Biriken öfkenin kapağını açan son hamledir.

İnsanlar yolsuzluklardan, ayrıcalıklardan ve kendilerine kapalı tutulan imkânlardan rahatsızsa, en küçük görünen karar bile büyük bir kırılmaya yol açabilir.

Kenya'da 2024 yılında vergi artışlarına karşı başlayan gençlik protestoları da benzer bir seyir izledi. Tepki, bütçe düzenlemesinin ötesine geçerek yolsuzluk, hayat pahalılığı, polis şiddeti ve yönetimde hesap verebilirlik taleplerine dönüştü.

Endonezya'da 2025 yılında milletvekillerine sağlanan ek ödemeler ve konut yardımları etrafında yükselen öfke, öğrencilerin öncülük ettiği geniş çaplı protestolara dönüştü. Ülkedeki insan hakları kurumlarının daha sonra yaptığı incelemelerde, gösteriler sırasında güvenlik güçlerinin ihlallerine ilişkin ciddi bulgular ortaya konuldu.

Üç farklı ülke.

Üç farklı siyasi yapı.

Ama benzer bir soru:

Yönetenler, yönettikleri insanların hangi koşullarda yaşadığını gerçekten biliyor mu; biliyorsa umursuyor mu?

Daha önemlisi, neden bu kadar çok insan sesini duyurabilmek için sokağa çıkmak zorunda kalıyor?

***

Bu örnekleri neden sıralıyorum?

Çünkü karşımızda birbirinden kopuk birkaç gösteriden daha fazlası var.

Dünyanın farklı bölgelerinde, farklı gerekçelerle ortaya çıkan hareketlerin ortak bir zeminde buluştuğunu görüyoruz.

Yolsuzluk.

Eşitsizlik.

Hayat pahalılığı.

Barınma sorunu.

Eğitim ve istihdam kaygısı.

Özgürlüklerin kısıtlanması.

Siyasi kararların toplumdan uzaklaşması.

Bir de bunların hepsinin üzerinde yükselen, giderek büyüyen bir güvensizlik var.

İnsanlar, mevcut sistemlerin kendilerine adil bir gelecek sağlayacağına eskisi kadar inanmıyor.

Bu yalnızca ekonomik bir mesele değil. Aynı zamanda siyasi, toplumsal ve ahlaki bir mesele.

Ekonomik düzen, üretilen zenginliğin kimlere gittiği sorusuna cevap vermek zorunda.

Siyasi düzen, halkın iradesinin seçim gününden ibaret olmadığını anlamak zorunda.

İnanç sistemleri adına konuşanlar da insanlara adalet, merhamet ve vicdan vaat eden sözlerin neden kimi zaman güç sahiplerinin çıkarları karşısında etkisiz kaldığını düşünmek zorunda.

İnsanın karnı açken, evi yokken, çocuğunun geleceği belirsizken, adalet karşısında kendisini çaresiz hissederken yalnızca büyük laflarla onu ikna edemezsiniz.

Hele bir de aynı insanlar, kendilerine fedakârlık anlatanların ayrıcalıklarından vazgeçmediğini görüyorsa…

İşte orada güven biter.

Güvenin bittiği yerde ise en güçlü kurumlar bile sarsılmaya başlar.

***

Peki, bütün bunlar yeni bir dünya düzeninin doğuşu mu?

Benim üzerinde durduğum asıl mesele bu.

Fransa'daki bir öğrenci hareketiyle Nepal'deki bir ayaklanmayı elbette aynı kefeye koyamayız. Her ülkenin kendi tarihi, siyasi koşulları ve toplumsal dinamikleri var.

Her protestonun arkasında aynı düşünce yok. Her göstericinin kafasında yeni bir dünya tasarımı da bulunmuyor.

Hatta bazı hareketler yalnızca belirli bir kararı geri aldırmak için ortaya çıkıyor. Bazıları hükümet değişikliğiyle sonuçlanıyor, bazıları bastırılıyor, bazılarıysa zamanla dağılıyor.

Fakat bütün bunların arasında daha derin bir değişim ihtimali çıkıyor karşımıza:

İnsanlar mevcut düzenin sorunlarını artık yalnızca mevcut düzenin araçlarıyla çözmeye razı gelmiyor olabilir.

İşte bu ihtimal üzerinde durmaya değer.

Bir düşünün.

Sanayi Devrimi'nden bu yana üretim biçimleri değişti. Tarım toplumundan sanayi toplumuna, oradan bilgi ve teknoloji toplumuna geçtik.

Ama yönetim anlayışlarımızın, ekonomik ilişkilerimizin ve toplumsal kabullerimizin hepsi aynı hızla değişmedi.

Bugün birkaç şirketin elindeki teknoloji, birçok devletin imkânlarıyla yarışıyor. Sermaye sınırları aşabiliyor, bilgi saniyeler içinde yayılıyor, üretim dünyanın farklı ülkelerine dağılabiliyor.

Buna karşılık pek çok insanın hakları, fırsatları ve yaşam koşulları hâlâ büyük ölçüde doğduğu ülkeye, ailesinin gelirine ve sahip olduğu imkânlara bağlı.

Teknoloji küreselleşti.

Ekonomi küreselleşti.

Sorunlar küreselleşti.

Peki, adalet?

Peki, refahın paylaşılması?

Peki, insanın karar alma süreçlerine katılması?

Bunlarda aynı ölçüde ortak bir dünya oluşturabildik mi?

Hayır.

Dünya ekonomik olarak birbirine bağlanırken sosyal ve siyasi sorunların çözümünde aynı ölçüde ortaklaşamadı.

Belki de şimdi bu çelişkinin bedelini ödüyoruz.

***

Bir de işin vicdan tarafı var.

Dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan savaşlar, sivil insanların uğradığı kayıplar ve insani felaketler karşısında yükselen protestoları düşünün.

Gazze konusunda dünyanın farklı ülkelerinde düzenlenen gösteriler, insanların kendi hükümetlerinin politikalarını sorgulayabildiğini ve başka coğrafyalardaki insanların yaşadığı acıları kendi meselesi olarak görebildiğini gösterdi.

Elbette bu gösterilerin katılımcıları, talepleri ve siyasi görüşleri birbirinden farklıydı. Ancak ortak bir vicdan sorusu öne çıktı:

Bir insanın yaşam hakkı, hangi ülkede doğduğuna ya da hangi kimliği taşıdığına göre değişebilir mi?

Bu sorunun cevabı basit.

Değişmemeli.

Ama dünyanın gerçeklerine baktığımızda, yaşam hakkının ve adaletin uygulanmasında hâlâ büyük farklılıklar görüyoruz.

İnsanlar bu çelişkiyi gördükçe yalnızca belirli bir hükümete değil, uluslararası düzenin işleyişine de itiraz ediyor.

Bir tarafta insan hakları söylemi, diğer tarafta çıkar hesapları…

Bir tarafta barış çağrıları, diğer tarafta silah ticareti…

Bir tarafta adalet, diğer tarafta güçlü olanın kuralı belirlediği bir dünya…

Sonra insanlara mevcut düzenin kusursuz işlediğini anlatmaya çalışıyoruz.

Kusura bakmayın ama bu biraz zor.

***

Bütün bunlardan nasıl bir sonuç çıkarmalı?

Dünyanın yarın tek bir devlet haline geleceğini söylemiyoruz. Bütün ülkelerde aynı anda bir devrim yaşanacağını da düşünmüyoruz.

Ama yeni bir düzen arayışının güçlendiğini rahatlıkla iddia edebiliriz.

Belki bu arayış yeni ekonomik modeller doğuracak. Belki demokrasi yeniden tanımlanacak. Belki uluslararası kurumlar, bugünkü sorunları çözmekte yetersiz kaldıkları için köklü değişikliklere uğrayacak.

Belki insanların yalnızca seçmen ya da tüketici olarak görüldüğü anlayışın yerini, karar süreçlerine daha fazla katıldıkları bir model alacak.

Belki de yeni dünya düzeni dediğimiz şey, tek merkezden yönetilen dev bir devlet değil; ortak sorunlarını birlikte çözebilen, ama farklılıklarını da koruyabilen bir insanlık düzeni olacak.

Bunların hiçbiri kesin değil.

Fakat kesin olan bir şey var.

İnsanlığın imkânları büyürken insanların önemli bir bölümünün gelecek kaygısı da büyüyorsa, burada üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir çelişki var.

Ve bu çelişkiyi yalnızca polis gücüyle, yasaklarla, seçim kampanyalarıyla ya da birkaç ekonomik tedbirle ortadan kaldıramazsınız.

Sorunun kaynağına inmek zorundasınız.

***

Asıl tehlike ne biliyor musunuz?

İnsanların değişim istemesi değil.

Değişim isteğinin neye dönüşeceğinin belirsiz olması.

Çünkü her toplumsal kalkışma, kendiliğinden daha adil bir düzen doğurmaz. Eski iktidar gider, yenisi gelir; eski ayrıcalıkların yerini yenileri alabilir.

Tarihte bunun örneklerini çok gördük.

Özgürlük diye yola çıkıp yeni baskılar kuranlar oldu. Eşitlik adına hareket edip yeni ayrıcalıklar yaratanlar oldu. Halkın iradesini savunduğunu söyleyip halkın sesini kısmaya kalkışanlar oldu.

Demek ki mesele yalnızca eski düzeni yıkmak değil.

Yerine ne koyacağımızı da düşünmek.

Yeni bir dünya düzeni kurulacaksa, bunun ölçüsü daha büyük devletler, daha güçlü ordular, daha zengin şirketler ya da daha gelişmiş teknolojiler olmamalı.

Ölçü insan olmalı.

Bir çocuğun eğitim hakkı.

Bir gencin geleceğe umutla bakabilmesi.

Bir insanın çalışarak insanca yaşayabilmesi.

Bir toplumun yöneticisini korkmadan sorgulayabilmesi.

Bir insanın inancı, kimliği ya da doğduğu yer yüzünden ayrımcılığa uğramaması.

Bunlar sağlanamıyorsa, adına ne koyarsanız koyun, kurduğunuz düzen eksiktir.

***

Yazının başına dönelim.

Dünya ayağa kalkıyor.

Kimi yerde öğrenciler, kimi yerde işçiler, kimi yerde kadınlar, kimi yerde geçinemeyen aileler…

Kimi hükümetleri değiştirmek istiyor, kimi bütün bir yönetim anlayışını sorguluyor.

Kimisi taleplerine kavuşuyor, kimisi baskıyla karşılaşıyor. Kimisi dağılıyor, kimisi büyüyor.

Bütün bunların tek bir merkezden yönetildiğini ya da önceden tasarlanmış ortak bir planın parçası olduğunu düşünmek için elimizde bir neden yok.

Belki de asıl ilginç olan, kimsenin bütün bu hareketleri tek bir merkezden yönetmesine gerek kalmadan benzer soruların dünyanın dört bir yanında ortaya çıkması.

Çünkü insanların sorunları, ülkeler farklı olsa da birbirine benzemeye başladı.

Ve belki de bu yüzden, dünyanın farklı köşelerinde yükselen sesler aynı soruya doğru yaklaşıyor:

Bu düzen böyle gitmek zorunda mı?

Bence asıl soru bu.

Belki yeni dünya düzeni, bir gün büyük bir liderin çıkıp ilan edeceği bir sistem olmayacak.

Belki milyonlarca insanın, farklı yerlerde ve farklı gerekçelerle, artık kabul etmediği şeyleri sorgulamasıyla şekillenecek.

Belki de insanlık, yeni bir düzenin doğum sancılarını yaşıyor.

Bunu zaman gösterecek.

Ama bir şeyden eminim.

Dünya değişirken, eski düzenin bekçiliğini yaparak geleceği kuramayız.

Deniz bitti demiştik. Şimdi dalgalar yükseliyor.

Mesele, bu dalgaların kimi kıyıya vuracağı değil.

Mesele, insanlığın bu dalgalardan yeni bir dünya kurmayı öğrenip öğrenemeyeceği.

Sizce dünya yalnızca mevcut yöneticilerini mi değiştirmek istiyor, yoksa artık düzenin kendisini mi sorguluyor?


Diğer köşe yazıları

DÜNYA AYAĞA KALKIYOR, DÜZEN DUYMUYOR!

Dünyanın bir ucunda öğrenciler sokakta. Öbür ucunda işçiler, emekliler, gençler, kadınlar… Kimi geçinemediği için isyan ediyor. Kimi yolsuzluğa, adaletsizliğe, kimi de geleceğinin elinden alınmasına karşı çıkıyor.

18 Ekim 2026 Pazar 12:59 makaleler

ESKİ DÜZEN, YENİ AKIL

Deniz bitti! Ne yapacağız şimdi? Dünyanın bugüne kadar ürettiği ekonomik, siyasi ve toplumsal sistemler, insanlığın sorunlarını çözmekte giderek daha fazla zorlanıyor. Kimi eşitsizlik üretiyor, kimi özgürlükleri kısıtlıyor. Kimi insanı inancıyla, kimi parasıyla, kimi de kimliğiyle birbirine düşürüyor.

16 Ekim 2026 Cuma 11:36 makaleler

DÜNYA STANDARTLARINDA ŞEMA

Nihayet öğrendik "dünya standartlarında” belediyecilik anlayışının hangi liyakatli kadrolarla gerçekleştirileceğini… Aliağa Belediyesinin "dünya standartlarında belediyecilik” iddiasıyla yeniden şekillendirdiği organizasyon şeması yayımlandı.

13 Ekim 2026 Salı 09:09 makaleler

FONDA MİLYAR, ALİAĞA'DA İLK İSİM...

Daha önce yazdık. Fon meselesinin sadece İstanbul'un, Ankara'nın, büyük finans çevrelerinin meselesi olmadığını söyledik. "Bu işin Aliağa'ya kadar uzanması şaşırtıcı olmaz” dedik. Çok beklemedik.

06 Ekim 2026 Salı 10:51 makaleler

FONDA MİLYAR, ALİAĞA'DA MİLYON...

Bütün bir ülke birkaç gündür yine milyarlarca liranın konuşulduğu skandalla çalkalanıyor. Bu kez adres belediyeler değil, borsa ve yatırım fonları. Konunun teknik tarafı uzun uzun anlatılabilir. Fonlar, portföy şirketleri, sığ hisseler, likidite, manipülasyon…

29 Eylül 2026 Salı 21:31 makaleler