DEVLETTE BİR DEVİR TESLİM Mİ YAŞANIYOR?
Bülent PINARBAŞI
cesotti35@gmail.com

DEVLETTE BİR DEVİR TESLİM Mİ YAŞANIYOR?

Türkiye'de devlet ile tarikatlar arasındaki ilişki yeni değil. 12 Eylül'den Turgut Özal'a, FETÖ döneminden 15 Temmuz sonrasına kadar değişen şey yalnızca isimler ve güç dengeleri oldu.

13 Ağustos 2026 Perşembe 16:18 makaleler

Türkiye’de devlet ile tarikatlar arasındaki ilişki yeni değil. 12 Eylül’den Turgut Özal’a, FETÖ döneminden 15 Temmuz sonrasına kadar değişen şey yalnızca isimler ve güç dengeleri oldu. Bugün Süleymancılara yönelik 17 ili kapsayan operasyon, 100 milyar lirayı aşan para trafiği iddiası, onlarca şirkete uzanan mali soruşturma ve eski bir HSYK üyesinin de gözaltına alınması bize yeni bir soruyu sorduruyor. Acaba Türkiye’de yalnızca bir suç soruşturması mı yürütülüyor, yoksa devlet içindeki güç dengeleri yeniden mi kuruluyor?

***

Türkiye’de bazı sorular vardır.

Sorulduğunda herkes susar.

Cevaplandığında ise başka sorular doğar.

Tarikatların devletle ilişkisi bunlardan biridir.

Kimileri “Bunlar sadece dini yapılardır” der.

Kimileri “Devletin her kademesinde örgütlendiler” der.

Kimileri ise daha ileri gider ve Türkiye’de devletin görünmeyen tarafında, seçimlerle değişmeyen başka bir iktidar alanının bulunduğunu savunur.

Hangisi doğru?

Belki de hepsinden biraz var.

Çünkü Türkiye’nin yakın siyasi tarihine baktığımızda, devlet ile dini cemaatler arasındaki ilişkinin hiçbir zaman tek çizgide ilerlemediğini görüyoruz.

Bugün yaşananlar da bu nedenle yalnızca Alihan Kuriş operasyonu olarak okunmamalı.

***

12 Eylül 1980 darbesinden sonra Türkiye’de yalnızca siyasal sistem değişmedi.

Toplumun yeniden biçimlendirilmesi için dinin de kullanılabileceği bir devlet anlayışı güç kazandı.

Soğuk Savaş koşullarında, komünizme karşı dinin toplumsal birleştirici unsur olarak görülmesi, Türkiye’de İslam ile devlet arasındaki ilişkinin niteliğini değiştirdi.

Bu dönemde sıkça kullanılan kavramlardan biri Türk-İslam sentezi oldu.

Ve 12 Eylül sonrasında tarikat ve cemaatlerin üzerindeki baskının bütünüyle ortadan kalktığını söylemek mümkün değilse de, bazı dini yapıların devlet ve siyasetle ilişkilerinde yeni bir alan açıldığına ilişkin çok sayıda akademik ve tarihsel çalışma ortaya çıktı.

Nakşibendi çevrelerinin Türkiye siyasetindeki etkisinin özellikle 1980’lerden sonra arttığına ilişkin çalışmalar bulunuyor. Turgut Özal’ın da Nakşibendi geleneğinin önemli isimlerinden Mehmed Zahid Kotku çevresiyle ilişkisi olduğu çeşitli kaynaklarda aktarılıyor.

Hatta bazı araştırmalarda 1983-1991 arasında dini çevrelerden gelen kadroların özellikle eğitim, İçişleri ve Devlet Planlama Teşkilatı gibi alanlarda etkili oldukları ileri sürülüyor.

Demek ki senaryonun ilk perdesi burada açılıyor.

***

Devlet dini kullanmadı mı?

Kullandı.

Dini yapılar devleti etkilemeye çalışmadı mı?

Çalıştı.

Ve zamanla bu ilişki karşılıklı çıkarlara dayanan bir sisteme dönüştü.

***

Sonra sahneye başka bir aktör çıktı.

Fethullah Gülen yapılanması.

Özellikle 1990’lardan itibaren eğitim, medya, finans, bürokrasi ve emniyet üzerinden büyüyen bu yapı, AK Parti iktidarının ilk yıllarında devletin birçok alanında etkisini artırdı.

Bir dönem devlet içinde FETÖ’nün ağırlığı tartışılırken, başka cemaatlerin de boşalan alanlara doğru ilerlediği konuşulmaya başlandı.

Nitekim akademik çalışmalarda, 15 Temmuz öncesi dönemde Menzil ve Süleymancılar gibi Nakşibendi kökenli yapıların bazı bakanlıklarda ve özellikle emniyet teşkilatında Gülen yapılanmasının yerini almaya başladığı yönündeki iddialara yer verildi.

Sonra 15 Temmuz geldi.

Ve devlet içerisindeki bütün dengeler altüst oldu.

FETÖ tasfiye edildi.

Şirketlere el konuldu.

Bankalar kapatıldı.

Vakıflar, dernekler, okullar ve medya kuruluşları dağıtıldı.

MASAK'ın 2025 sonuna kadar FETÖ finansmanına ilişkin 84 bin 724 analiz dosyasını tamamladığı ve 329 bin 504 gerçek ve tüzel kişi hakkında rapor hazırladığı açıklandı.

Yani devlet ilk kez bu kadar büyük çaplı bir “örgütsel ve mali temizlik” operasyonu yürüttü.

Ama ortaya çıkan boşluk ne oldu?

İşte bugün sormamız gereken sorulardan biri bu.

***

Bir devlet kurumunda bir yapı tasfiye edildiğinde, orada boşluk oluşur.

Boşluğu kim doldurur?

Liyakat mi?

Devletin kendi kurumsal kadroları mı?

Yoksa başka bir cemaat mi?

Türkiye'nin son on yılına ilişkin tartışmaların en önemli başlıklarından biri tam da budur.

Menzil.

Süleymancılar.

İsmailağa.

Diğer dini yapılanmalar.

Bunların devlet içindeki etkileri konusunda çok şey yazıldı.

Ancak burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.

Bir cemaatin devlet içinde etkili olduğu iddiası ile o cemaatin bütün mensuplarının devlet içinde örgütlendiği iddiası aynı şey değildir.

Aynı şekilde bir kişinin bir cemaatle dini veya sosyal ilişkisinin bulunması da onun herhangi bir suç örgütüne dahil olduğu anlamına gelmez.

Bu ayrımı yapmazsak doğru sonuca ulaşamayız.

Komplo teorisi üretiriz.

***

Bugün Türkiye'nin gündemine bomba gibi düşen operasyon tam da bu nedenle önemli.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturmada Alihan Kuriş'in de aralarında bulunduğu 49 kişi hakkında gözaltı kararı verildi.

17 ilde operasyon yapıldı.

30 kişi gözaltına alındı.

43 adres ile 33 şirkete ait 80 farklı lokasyonda arama ve el koyma işlemi gerçekleştirildi.

Ve işin asıl dikkat çekici tarafı burada başlıyor.

MASAK incelemelerinde, bağlantılı kişi ve şirketler üzerinden 100 milyar lirayı aşan para hareketinin yurt dışına çıkarıldığı yönünde tespit bulunduğu bildiriliyor.

Ayrıca yüksek miktarlı nakit girişleri, sermaye artırımları, şirketler arası para transferleri, sahte fatura şüphesi ve ticari işlemlerle uyumsuz döviz hareketleri de soruşturmanın başlıkları arasında.

Şimdi soruyorum.

Bu yalnızca bir tarikat operasyonu mudur?

Yoksa devletin ekonomik damarlarına kadar uzanan bir yapılanmanın mali anatomisi mi ortaya çıkarılıyor?

***

Soruşturmanın bir başka ayağı da şirketler.

Kamuoyuna yansıyan listelerde onlarca şirket bulunuyor.

Aralarında Armine Giyim, Ayakkabı Dünyası, Göknur Gıda gibi kamuoyunun tanıdığı şirketlerin yanı sıra çok sayıda inşaat, gıda, otomotiv, tekstil, turizm ve gayrimenkul şirketi yer alıyor.

Burada da dikkatli olmak gerekiyor.

Bir şirketin soruşturma kapsamında bulunması, o şirketin suç işlediği anlamına gelmez.

Ancak şu soruyu sormak gazetecinin görevidir:

Bu şirketlerin ortakları kimdir?

Yöneticileri kimdir?

Sermayeleri ne zaman değişmiştir?

Hangi şirket hangi şirketle birleşmiştir?

Kim kime para göndermiştir?

Hangi kamu kurumlarından ihale veya iş almışlardır?

Yurt dışına hangi tarihlerde, hangi miktarlarda para çıkmıştır?

İşte cevaplar burada.

Çünkü bir yapının dini kimliği değil, para trafiği devlet içindeki gerçek gücünü gösterebilir.

***

Ve işin belki de en acı tarafı burada.

Tarikatların çıkış noktası neydi?

İnsan yetiştirmek.

Ahlak.

Maneviyat.

Kul hakkı.

Kanaat.

Yardımlaşma.

İnsanın nefsini terbiye etmesi.

Peki bugün karşımıza ne çıkıyor?

Şirketler.

Gayrimenkuller.

Sermaye hareketleri.

Yurt dışı para transferleri.

Vergi soruşturmaları.

Sahte fatura iddiaları.

Milyarlarca liralık ekonomik hareket.

O zaman insan ister istemez soruyor:

Maneviyat maddiyata mı kurban edildi?

Bir zamanlar dünyadan elini eteğini çekmesi beklenen insanlar, dünyadaki servetin sahibi olmak için yarışmaya başladıysa, burada artık dini değil, ekonomik bir yapılanmayı konuşmak gerekmez mi?

Tarikatın manevi liderliği ile ticari imparatorluğu aynı elde birleştiğinde, ortaya nasıl bir güç çıkar?

İşte asıl korkulması gereken yer burasıdır.

***

Şimdi gelelim meselenin en tartışmalı tarafına.

Acaba Türkiye'de devlet yapılanmasında bir devir teslim mi yaşanıyor?

Bir dönem FETÖ vardı.

Tasfiye edildi.

Ardından Süleymancılar ve Menzil gibi yapılar hakkında devlet içindeki etkinlikleri üzerinden tartışmalar başladı.

Şimdi ise Süleymancılar hakkında çok kapsamlı bir mali operasyon yapılıyor.

Peki bundan sonra ne olacak?

Menzil mi?

İsmailağa mı?

Başka bir yapı mı?

Yoksa asıl amaç bütün bu yapıların devlet içerisindeki etkisini azaltmak mı?

Benim cevabım henüz yok.

Ama sorum var.

Çünkü devletin bir cemaatten kurtulup başka bir cemaatin kucağına düşmesi, tasfiye değil, nöbet değişimidir.

Devletin cemaatlerden bağımsızlaştırılması ise bambaşka bir şeydir.

***

“Derin devlet” sözcüğünü çok kullandık.

Susurluk'u yaşadık.

Mehmet Ağar'ı konuştuk.

Siyaset, bürokrasi, güvenlik ve yeraltı dünyası arasındaki ilişkileri gördük.

Sonra FETÖ'nün devlet içindeki yapılanmasını gördük.

Şimdi ise cemaatler, şirketler, para trafiği ve bürokrasi aynı dosyanın içine giriyor.

Bu nedenle insanın aklına şu soru geliyor:

Türkiye'de derin devlet ortadan mı kalkıyor, yoksa sadece kıyafet mi değiştiriyor?

Bir yapı tasfiye edilirken onun yerine başka bir yapı yerleşiyorsa, devlet gerçekten temizlenmiş olur mu?

Yoksa sadece adres mi değişmiş olur?

***

Burada Süleyman Soylu'nun adı ister istemez gündeme geliyor.

Ama bir sınır çizmek zorundayız.

Süleyman Soylu'nun Süleymancı olduğuna ilişkin güvenilir ve doğrulanmış bir belge yok.

Dolayısıyla “Soylu Süleymancıydı” demek gazetecilik değildir.

Ancak Soylu'nun İçişleri Bakanlığı dönemi elbette araştırılabilir.

Çünkü Süleymancıların siyasi hayatında Mehmet Ağar'ın adı zaten geçmişten beri karşımıza çıkıyor.

Daha önce Süleymancıların liderlerinden Ahmet Arif Denizolgun'un 2007 yılında Mehmet Ağar'ın genel başkanı olduğu Demokrat Parti'den Antalya milletvekili adayı olduğu biliniyor. Denizolgun aynı zamanda 1998-1999 yıllarında Ulaştırma Bakanlığı yapmış bir isimdi.

Daha da ilginci, Süleymancılar üzerine yapılan bazı anlatımlarda 2007 seçimlerinde Denizolgun ile Ağar arasındaki siyasi ilişkinin cemaatin seçim tercihleriyle birlikte ele alındığını görüyoruz.

Buradan Soylu'ya doğrudan bir bağlantı çıkarmak mümkün değildir.

Ama devlet-siyaset-cemaat ilişkilerinin birbirine ne kadar dolanabildiğini gösteren tarihsel bir örnek olduğu açıktır.

Dolayısıyla bugün yapılması gereken Soylu'yu suçlamak değil.

Soylu döneminin kayıtlarını açmaktır.

Atamalar.

İhaleler.

Şirketler.

Vakıflar.

Dernekler.

Bürokratlar.

Emniyet kadroları.

Ve para trafiği.

Eğer bir bağlantı varsa belge konuşur.

Yoksa herkes aklanmış olur.

***

Operasyonun en dikkat çekici ayrıntılarından biri de Prof. Dr. Ahmet Gökçen'in gözaltına alınması.

Çünkü Gökçen sıradan bir isim değil.

Ceza hukuku profesörü.

Yeni ceza mevzuatının hazırlanma süreçlerinde görev almış bir hukukçu.

Ve 2010 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından HSYK üyeliğine seçilmiş, HSYK 2. Daire'de görev yapmış bir isim.

Bu ayrıntı tek başına hiçbir suç isnadı anlamına gelmez.

Fakat soruşturmanın sadece yurtlar, dernekler, şirketler ve para hareketlerinden ibaret olmayabileceğini düşündüren önemli bir ayrıntıdır.

Çünkü devletin hukuk mekanizmasına kadar uzanan bir isim dosyaya giriyorsa, şu soruyu sormak gerekir:

Bu dosyanın daha yukarısında kimler var?

Bunu bugün bilmiyoruz.

Ama soruşturma genişlerse yeni isimler görmemiz şaşırtıcı olmayacaktır.

Kara para trafiği ortaya çıkar mı?

İşte operasyonun Türkiye ekonomisi açısından en önemli tarafı da bu.

Eğer MASAK'ın ortaya koyduğu 100 milyar liranın üzerindeki hareketlerin tamamı veya önemli bir bölümü hukuka aykırı finansal işlemlerle ilişkili çıkarsa, bu yalnızca bir cemaat soruşturması olmaz.

Türkiye'nin gayriresmî ekonomik ağlarına ilişkin önemli bir dosya ortaya çıkar.

Ama burada da bir yanlış anlaşılmaya izin vermeyelim.

100 milyar liralık para hareketinin tamamı “kara para” demek değildir.

Para hareketi başka şeydir.

Suç geliri başka şeydir.

Kara para aklama başka şeydir.

Bunların hukuken birbirinden ayrılması gerekir.

Ancak soruşturma sonucunda gerçekten suç gelirlerinin uluslararası kanallarla dolaştırıldığı ortaya çıkarsa, o zaman Türkiye'nin kara para ile mücadelesi açısından önemli bir dosya açılmış olur.

***

Peki böyle operasyonlar ekonomiyi bozar mı?

Kısa vadede bazı şirketler açısından bozabilir.

Çünkü şirketlere tedbir uygulanması;

nakit akışını,

çalışan maaşlarını,

tedarikçi ödemelerini,

bankacılık ilişkilerini,

kredi kanallarını

etkileyebilir.

Ama büyük resimde başka bir ihtimal de vardır.

Eğer gerçekten kayıt dışı ve suç kaynaklı para ekonominin içine sızmışsa, bunun temizlenmesi uzun vadede ekonomik sistemin şeffaflığı açısından olumlu olabilir.

Yani mesele sadece “kaç para çıktı?” değildir.

Paranın nereden geldiği ve nereye gittiği de önemlidir.

***

Şimdi bütün bunları bir de son günlerde Meclis'ten geçen Çerçeve Yasa ile yan yana koyalım.

Bir tarafta devletin terör sorununu çözmek, PKK'nın silah bırakmasını sağlamak ve yeni bir toplumsal dönem başlatmak amacıyla hazırlanan kapsamlı bir yasal düzenleme.

Diğer tarafta devletin içerisinde olduğu iddia edilen yapılanmaların, ekonomik ağların ve geçmişten gelen ilişkilerin yeniden sorgulanması.

Bir tarafta toplumsal bütünleşme.

Diğer tarafta devlet içindeki parçalı güç yapılarının yeniden düzenlenmesi ihtimali.

Bu ikisi gerçekten birbirinden bağımsız mı?

Belki.

Ama ya değilse?

Ya Türkiye sadece PKK meselesini çözmeye değil, aynı zamanda devletin son kırk yılda oluşmuş bütün gayriresmî güç ilişkilerini yeniden düzenlemeye çalışıyorsa?

O zaman “Çerçeve Yasa”nın anlamı yalnızca PKK meselesinden ibaret olmayabilir.

Belki de Türkiye yeni bir devlet mimarisine hazırlanıyordur.

***

Türkiye'deki siyasi mücadelede artık yalnızca partiler yarışmıyor.

Devlet anlayışları yarışıyor.

Laiklik anlayışları yarışıyor.

Eşit yurttaşlık anlayışları yarışıyor.

Dini yapıların toplumdaki rolü tartışılıyor.

Ve elbette ekonomik güç merkezleri de yarışıyor.

Dolayısıyla bu başlığı tamamen kapatmak yerine araştırma konusu olarak masada tutmak gerekiyor.

Asıl mesele cemaat değil, devlet

Benim bütün bu süreçten çıkardığım sonuç şu:

Türkiye'nin problemi Süleymancıların varlığı değildir.

Menzil'in varlığı değildir.

İsmailağa'nın varlığı değildir.

FETÖ'nün geçmişte var olmuş olması da tek başına mesele değildir.

Asıl mesele:

Devletin herhangi bir cemaatin devleti olmamasıdır.

Devlet;

Süleymancıların devleti olamaz.

Menzil'in devleti olamaz.

İsmailağa'nın devleti olamaz.

FETÖ'nün devleti hiç olamaz.

Devlet yalnızca vatandaşın devleti olabilir.

Çünkü cemaatler kendi mensuplarına karşı sorumludur.

Devlet ise bütün yurttaşlara karşı sorumludur.

Bir cemaatin mensubu kendi cemaatinden iş isteyebilir.

Devlet memuru ise işi ehline vermek zorundadır.

Bir cemaat kendi mensubunu koruyabilir.

Devlet suç işleyeni koruyamaz.

İşte bütün mesele budur.

***

Belki de bu operasyon bize sadece Süleymancıları değil, bütün dini yapılanmaları düşünme fırsatı vermeli.

Bir zamanlar insanlara dünyadan el çekmeyi öğütleyenler bugün dünyanın en büyük ekonomik aktörlerinden biri olmayı hedefliyorsa...

Bir zamanlar kanaatten söz edenler milyarlarca liralık şirketlerin başında bulunuyorsa...

Bir zamanlar kul hakkından söz edenler vergi soruşturmalarının konusu oluyorsa...

Bir zamanlar Allah rızası için yapılan hizmetler, şirketler ve sermaye hareketleri üzerinden yürütülüyorsa...

İşte o zaman durup düşünmek gerekir.

Maneviyat maddiyata yenilmiş olabilir mi?

Belki de Türkiye'nin asıl sorunu budur.

Çünkü para ile güç birleştiğinde siyaset doğar.

Siyaset ile bürokrasi birleştiğinde devlet doğar.

Devlet ile cemaat birleştiğinde ise...

İşte orada demokrasi susar.

Şimdi önümüzde tek bir soru var

Alihan Kuriş operasyonu nereye kadar gidecek?

30 gözaltı ile mi kalacak?

49 kişilik liste genişleyecek mi?

32 şirketin ortaklıkları daha fazla kişiyi işaret edecek mi?

100 milyar liralık para trafiğinin tamamının kaynağı açıklanabilecek mi?

Eski HSYK üyesinden sonra başka üst düzey bürokratlar çıkacak mı?

Siyasetçiler bu dosyanın dışında kalabilecek mi?

Süleyman Soylu'nun İçişleri Bakanlığı dönemi mercek altına alınacak mı?

Mehmet Ağar'dan başlayan eski bağlantıların bugüne uzanan başka halkaları var mı?

Menzil ve İsmailağa bu yeni tabloda nerede duruyor?

Ve en önemlisi...

Türkiye gerçekten cemaatleri devletin dışına mı çıkarıyor, yoksa devlet içindeki cemaatler arasında yeni bir nöbet değişimi mi yapıyor?

Bunun cevabını bugün kimse bilmiyor.

Ama Türkiye'nin yakın tarihi bize bir şeyi öğretti:

Devletin içine giren her gayriresmî güç, bir gün devletten daha güçlü olduğunu düşünmeye başlar.

FETÖ örneğini unutmadık.

Unutmamalıyız.

Bugün yapılması gereken bir başka cemaatin adını FETÖ'nün yerine yazmak değildir.

Yapılması gereken, devletin bütün cemaatlerden bağımsızlaştırılmasıdır.

Çünkü devlet temizlenmezse, sadece temizleyenler değişir.

Ve tarih yine başa döner.