FONDA MİLYAR, ALİAĞA'DA İLK İSİM...
Dünyanın bir ucunda öğrenciler sokakta. Öbür ucunda işçiler, emekliler, gençler, kadınlar… Kimi geçinemediği için isyan ediyor. Kimi yolsuzluğa, adaletsizliğe, kimi de geleceğinin elinden alınmasına karşı çıkıyor.
Daha önce yazdık.
Fon meselesinin sadece İstanbul'un, Ankara'nın, büyük finans
çevrelerinin meselesi olmadığını söyledik.
“Bu işin Aliağa'ya kadar uzanması şaşırtıcı olmaz” dedik.
Çok beklemedik.
ES Group Denizcilik Yönetim Kurulu Başkanı Erol Demirbaş,
İstanbul'da yürütülen sermaye piyasası soruşturması kapsamında tutuklanan 20
kişi arasında yer aldı.
Soruşturmada tutuklu sayısı 85'e çıktı.
Dosyada toplam 217 kişi hakkında adli işlem yapıldığı, 98
kişi hakkında da adli kontrol uygulandığı açıklandı.
Şimdi herkes aynı şeyi soruyor:
Başka kimler var?
Çünkü Aliağa sıradan bir ilçe değil.
Burası Türkiye'nin sanayi, enerji, liman, denizcilik ve
ticaret merkezlerinden biri.
Paranın döndüğü yerde finansal ilişkiler, büyük paranın
olduğu yerde büyük yatırımcı olur. Büyük yatırımcının olduğu yerde de büyük
fonlar mutlaka bir şekilde karşınıza çıkar.
Dolayısıyla Erol Demirbaş isminin dosyada çıkması, Aliağa
açısından yalnızca bir kişinin tutuklanması olarak görülmemeli.
Bu, Aliağa'daki ekonomik ilişkilerin yeniden sorgulanmasını
gerektiren bir dönemin başlangıcı olabilir.
***
Önce meseleyi doğru anlayalım.
SPK, 17 Eylül'de yedi portföy yönetim şirketine ait 131
fonun tasfiyesine karar verdi.
MKK kayıtlarına göre bu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı
bulunuyor.
Yani ortada birkaç kişinin kaybettiği birkaç milyar liralık
bir borsa macerası yok.
Yüz binlerce insanın parasının söz konusu olduğu devasa bir
yapıdan söz ediyoruz.
Daha da önemlisi şu:
Soruşturma yalnızca fon yöneticileriyle sınırlı değil.
MASAK üzerinden yöneticilerin para hareketleri, yurt dışı
transferleri, kripto varlık hareketleri ve birinci derece yakınlarının finansal
hareketleri de inceleniyor.
Demek ki devlet artık sadece “Bu fon kimin?” diye bakmıyor.
“Bu para nereden geldi?”
“Kim ne zaman girdi?”
“Kim ne zaman çıktı?”
“Kim ne kadar kazandı?”
“Bu para daha sonra nereye gitti?” sorularının peşine
düşüyor.
Doğrusu da bu.
***
Peki sistem nasıl büyüdü?
Kamuoyuna yansıyan iddiaların özünde aynı mekanizma var.
Sığ, likiditesi düşük bazı hisseler fonlar üzerinden yüksek
fiyatlara taşındı.
Yükselen fon getirileri yeni yatırımcıları çekti.
Yeni para geldi.
Yeni para geldikçe sistem büyüdü.
Sonra bir noktada satış başladı.
İşte o zaman kağıt üzerindeki zenginlikle gerçek para
arasındaki fark ortaya çıktı.
Çünkü bir hissenin ekranda 100 liradan 1.000 liraya çıkması
başka şey, o hisseyi gerçekten 1.000 liradan satabilmek başka şey.
Fonların problemi de tam burada ortaya çıktı.
Likidite yoksa, ekrandaki milyarlar gerçek milyarlar
değildir.
Kağıt üzerindeki değer, gerçek paraya çevrilemediğinde bütün
sistem bir anda sorgulanmaya başlar.
SPK'nın tasfiye kararı sonrasında yaşananlar da zaten bunun
ne kadar büyük bir sorun olduğunu gösterdi.
***
Peki şimdi ne olacak?
Bence önümüzde iki ayrı mesele var.
Birincisi hukuk.
İkincisi para.
Hukuk tarafında kim suç işlediyse hesabını verecek.
Fon yöneticisi mi?
Manipülasyon yapan mı?
İçeriden bilgi kullanan mı?
Bile bile sisteme girip çıkar sağlayan mı?
Bunların hepsinin ayrı ayrı ortaya konulması gerekiyor.
Sadece “fon yöneticisi” diyerek dosyayı kapatmak olmaz.
Para nereden geldi?
Kim kime para gönderdi?
Kim hangi tarihte hangi hisseden çıktı?
Kim, soruşturmanın başlamasından önce pozisyonunu kapattı?
Kim olağanüstü kazanç sağladı?
Bunların tamamı ortaya çıkmalı.
Çünkü paranın izi, insanın söylediğinden daha fazla şey
anlatır.
***
İkinci mesele mağdurun parası.
Burada SPK'nın attığı ilk adım önemli.
Tasfiye edilen fonlarda yatırımcılara, nihai tasfiye
tutarından mahsup edilmek üzere ara ödeme yapılması kararlaştırıldı.
Her fon için yatırımcı başına 1 milyon liraya kadar ödeme
yapılacak.
Üstelik süreç para piyasası fonlarından başlatılacak.
Ayrıca fahiş kazanç elde edenlerin bu kazançları gönüllü
olarak iade edebilmesi için özel hesaplar açıldı.
Yani devlet aslında çok önemli bir kapı açmış durumda:
Haksız olduğu düşünülen kazanç geri dönsün, mağdurun
parasına dönüştürülsün.
Bence bununla da yetinilmemeli.
Para nereye gittiyse oraya kadar takip edilmeli.
Ev alınmışsa, araç alınmışsa, şirket kurulmuşsa, başkasının üzerine
geçirilmişse, yurt dışına çıkarılmışsa, kriptoya dönüştürülmüşse bakılmalı.
Ama burada da çok önemli bir ayrım var.
Bir insan fondan para kazandı diye otomatik olarak suçlu
ilan edilemez.
Suçun unsurları ayrıca ortaya konulmalı.
Fakat suçtan kaynaklanan bir kazanç varsa, onun da sahibinde
bırakılmaması gerekir.
Hukukun yapması gereken tam olarak budur.
***
Şimdi gelelim Aliağa'ya.
Erol Demirbaş'ın Aliağa ile ilişkisi yeni değil.
ES Group Denizcilik'in bölgede önemli denizcilik ve
endüstriyel inşaat faaliyetleri bulunuyor. Şirketin Aliağa'daki faaliyetleri
arasında STAR Rafinerisi ve PETKİM çevresindeki çeşitli deniz ve altyapı
projeleri de bulunuyor. Şirketin Aliağa'daki varlığı bugün Aliağa
Belediyesi'nin “İş'te Aliağa” gibi çeşitli platformlarında da açık biçimde
görülüyor.
Dolayısıyla Demirbaş'ın tutuklanması Aliağa açısından ister
istemez başka soruları da beraberinde getiriyor.
Kimlerle ticaret yaptı?
Kimlerle ortaklık kurdu?
Kimlerle finansal ilişki içindeydi?
Hangi şirketlerle para alışverişi oldu?
Hangi siyasi ve ekonomik çevrelerle temas kurdu?
Bunların cevaplarını soruşturma ortaya çıkaracaktır.
Bizim görevimiz ise peşinen hüküm vermek değil.
Soruyu sormak.
***
Burada özellikle bir noktayı ayırmak gerekiyor.
Yaptığımız araştırmada Erol Demirbaş ile Aliağa Belediyesi veya
bağlı kişi ve kurumları arasında, fon soruşturması bakımından doğrudan bir
bağlantıyı ortaya koyan doğrulanmış bir belgeye rastlamadık.
Fakat bu, Aliağa Belediyesi'nin süreçlerinin de
incelenmesine gerek olmadığı anlamına gelmez.
Tam tersine.
Kamu kurumlarının adı herhangi bir ticari ilişkinin yanında
geçiyorsa, belgeler ortaya konulmalı.
Nitekim Kamu İhale Kurulu'nun 2025 tarihli bir kararında
Aliağa Belediyesi tarafından düzenlenen bir iş deneyim belgesi ciddi biçimde
incelendi ve belgenin iptali için belediyeye bildirim yapılmasına karar
verildi.
Bu dosya Erol Demirbaş veya ES Group hakkında değil. Dolayısıyla
bunu Demirbaş dosyasına bağlayamayız.
Ama bize başka bir şeyi gösterir.
Aliağa'daki kamu ihale ve belge süreçleri de gerektiğinde
mercek altına alınabilecek kadar önemlidir.
Kim varsa bakılsın.
Hangi partiye yakın olduğuna bakılmasın.
Kimin belediye başkanı olduğuna bakılmasın.
Kimin ne kadar güçlü olduğuna bakılmasın.
Belgeye bakılsın.
Paraya bakılsın.
İlişkiye bakılsın.
***
Çünkü asıl büyük hikâye daha yeni başlıyor.
Bugün Erol Demirbaş'ın adını duyduk.
Yarın başka bir Aliağalı iş insanının adı çıkabilir.
Öbür gün başka bir şirketin, başka bir fon yatırımcısının.
Belki bir siyasetçinin, belki bir bürokratın.
Belki de yıllardır “başarılı yatırımcı” diye alkışladığımız
başka birinin.
Aliağa gibi paranın merkezlerinden birinde, yüz binlerce
yatırımcının ve yüz milyarlarca liralık portföyün konuşulduğu bir soruşturmanın
yalnızca bir isimle sınırlı kalacağını düşünmek de saflık olur.
Nitekim soruşturmanın kapsamı şimdiden fon yöneticilerinden
yatırım şirketlerine, yöneticilerin yakınlarından yurt dışı para transferlerine
kadar genişlemiş durumda.
***
Bir de şu soruyu sormak gerekiyor:
Bütün bunlar nasıl oldu?
Nasıl oldu da bazı fonlar olağanüstü getiriler üretirken
kimse “Bu para nereden geliyor?” diye sormadı?
Nasıl oldu da bazı küçük şirketlerin piyasa değerleri akıl
almaz seviyelere çıkarken sistem bunu uzun süre taşıdı?
Nasıl oldu da yüz binlerce insan bu yapılara para yatırdı?
Ve daha önemlisi:
Bu kadar para hareketi olurken denetim mekanizmaları
neredeydi?
İşte bence asıl hesap burada sorulmalı.
Çünkü yalnızca parayı alanı yakalamak yetmez.
O paranın nasıl bu kadar büyüdüğünü de anlamak zorundayız.
***
Ben daha önce de yazdım.
Aliağa'daki milyonlarla İstanbul'daki milyarlar arasında
sadece miktar farkı var.
Mesele aynı.
Para.
Güç.
Denetim.
İlişkiler.
Ve hesap verme meselesi.
Bir milyonun hesabını sormazsanız, yarın bir milyarın
hesabını sormakta zorlanırsınız.
Çünkü mesele rakam değil.
Mesele düzen.
***
Yapılması gereken belli.
Fonların içine giren ve çıkan bütün paralar analiz edilmeli.
Manipüle edildiği iddia edilen hisselerdeki işlemler geriye
doğru taranmalı.
Olağanüstü kazanç sağlayanların paraları takip edilmeli.
Fon yöneticileriyle bağlantılı kişiler ayrıştırılmalı.
Suçsuz yatırımcı ile suçtan kazanç sağlayan aynı kefeye
konulmamalı.
Mağdurun parası, mümkün olduğu kadar o sistemden kazanç
sağlayanların elde ettiği kaynaklardan geri getirilmeli.
SPK'nın başlattığı tasfiye ve ara ödeme süreci şeffaf
yürütülmeli.
Ve en önemlisi, bu soruşturma siyasi bir hesaplaşmaya
dönüştürülmemeli.
İktidara yakın olan da, muhalefete yakın olan da, zengin
olan da, gariban olan da…
Aynı hukuk terazisinde tartılmalı.
***
Çünkü bizim derdimiz Erol Demirbaş'ın tutuklanması değil. Onun
suçlu olup olmadığına mahkeme karar verecek.
Derdimiz:
Aliağa'da bu işin başka ayağı var mı?
Başka isimler var mı?
Başka şirketler var mı?
Başka para hareketleri var mı?
Başka siyasi bağlantılar var mı?
Bunların cevabını istiyoruz.
Hem de kimseyi peşinen suçlamadan.
Kimseyi korumadan.
Kimseyi kollamadan.
***
Galiba önümüzdeki günlerde Aliağa'da en çok duyacağımız
cümle şu olacak:
“Yahu, bunun da mı fonlarla ilgisi varmış?”
Ben hiç şaşırmam.
Çünkü daha buzdağının tamamını görmedik.
Belki de Aliağa'dan bu dosyaya giren ilk isim Erol
Demirbaş'tır.
Son isim olup olmadığını ise hep birlikte göreceğiz.
O yüzden şimdiden söyleyelim:
Paranın izini sürün.
Çünkü para yalan söylemez.
Bir yere girdiyse çıkar.
Bir yerden çıktıysa iz bırakır.
Yeter ki bakmasını bilelim.










