BARIŞSA HERKESE BARIŞ
Bülent PINARBAŞI
cesotti35@gmail.com

BARIŞSA HERKESE BARIŞ

Türkiye yine tarihi bir eşikten geçiyor. Adına "Terörsüz Türkiye” deniliyor. "Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” deniliyor.

09 Ağustos 2026 Pazar 21:36 makaleler

Türkiye yine tarihi bir eşikten geçiyor.

Adına “Terörsüz Türkiye” deniliyor. “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” deniliyor. Kardeşlik deniliyor. Toplumsal bütünleşme deniliyor.

Bunların hiçbiri kötü sözler değil.

Tam tersine…

Bu ülkenin en çok ihtiyacı olan şeylerden söz ediyoruz.

Terörün bitmesi, silahların susması, gençlerin ölmemesi, annelerin ağlamaması, çocukların babasız kalmaması, insanların kimliği, dili, düşüncesi veya siyasi tercihi nedeniyle birbirine düşman edilmemesi…

Kim bunu istemez?

Ben isterim.

Türkiye’de yaşayan herkesin istemesi gerekir.

Ama tam da burada çok temel bir soru sormamız gerekiyor.

Barış; ama kiminle?..

Eğer cevap yalnızca silahını bırakanlarla barışmaksa, eksik.

Eğer cevap yalnızca belli bir siyasi projenin taraflarıyla toplumsal bütünleşmekse, eksik.

Eğer cevap “bize yakın olanlarla kardeşlik, bize karşı olanlarla mücadele” ise, tamamen eksik...

Çünkü barış, siyasi bir grubun diğerine sunduğu lütuf değildir.

Barış bir devlet politikasıysa, devletin bütün vatandaşlarını kapsamak zorundadır.

***

TBMM Adalet Komisyonu’ndan geçen düzenlemenin temelinde önemli bir şart bulunuyor.

PKK/KCK’nın silahlı faaliyetini sona erdirmesi ve silahlarını teslim etmesi, güvenlik kurumlarının bu durumu tespit etmesi ve bunun MGK kararıyla teyit edilmesi öngörülüyor.

Bunun ardından belirli suçlar bakımından soruşturma, kovuşturma ve infaz süreçlerine ilişkin özel hükümler devreye giriyor.

Bu düzenlemenin savunulabilir tarafı şudur:

Eğer gerçekten silahlar susacaksa, gerçekten terör sona erecekse, gerçekten insanlar dağa çıkmayacaksa ve gerçekten Türkiye yeni bir döneme girecekse, bunun hukuki bir zemininin oluşturulması gerekir.

Fakat hukuk devleti açısından asıl mesele tam burada başlıyor.

Çünkü devlet bir kişiye veya gruba bir hukuki imkan tanırken, bir başkasına neden tanımadığını açıklamak zorundadır.

Adaletin ölçüsü “sen kimsin?” olmamalıdır.

“Sen hangi taraftasın?” hiç olmamalıdır.

***

Teklifte benim açımdan üzerinde en fazla düşünülmesi gereken düzenlemelerden biri, görev yapan kişilere ilişkin sorumsuzluk hükmüdür.

Verilen metne göre düzenlemede, kanunun amaç ve faaliyetleri kapsamında verilen görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukukî, idarî veya cezaî sorumluluğunun doğmayacağı belirtiliyor.

İşte burada durmak gerekiyor.

Çünkü devlet adına görev yapan bir kişiye görevinden dolayı belli güvenceler tanınması başka bir şeydir.

“Sorumluluğu doğmaz” demek başka bir şeydir.

Birincisi görev yapabilme güvencesidir.

İkincisi ise gelecekte hesap sorulabilme ihtimalini ortadan kaldıran bir zırha dönüşebilir.

Bugün bu düzenlemeyi hazırlayan siyasi irade doğru olduğuna inanıyor olabilir.

Bugün görevi yapan bürokrat doğru olanı yaptığına inanıyor olabilir.

Bugün Meclis çoğunluğu bu düzenlemenin Türkiye’nin geleceği için gerekli olduğunu düşünüyor olabilir.

Peki ya yarın?

Yarın başka bir iktidar gelirse?

Yarın başka bir Meclis oluşursa?

Yarın başka bir yargı anlayışı ortaya çıkarsa?

Bugün “sorumluluğu yoktur” dediğimiz kişi, yarın gerçekten hukukun önüne çıkamayacak mıdır?

İşte hukuk devletinin temel sorusu budur.

***

Bunun Türkiye’de zaten örneği var:

12 Eylül darbesinin ardından hazırlanan 1982 Anayasası’nın Geçici 15. maddesi, Millî Güvenlik Konseyi, dönemin hükümetleri ve Danışma Meclisi’nin belirli dönemdeki karar ve tasarruflarından dolayı cezaî, malî veya hukukî sorumluluk iddiasının ileri sürülmesini ve bu amaçla yargı merciine başvurulmasını engelliyordu. Anayasa Mahkemesi de daha sonra bu hükmün kapsamını kararlarında açıkça değerlendirdi.

Sonra ne oldu?

Türkiye değişti.

Siyaset değişti.

Toplum değişti.

Anayasa değişti.

2010 yılında Geçici 15. madde kaldırıldı.

Ve yıllarca “dokunulamaz” görülen 12 Eylül darbesinin iki önemli ismi, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya, sanık sandalyesine oturdu.

Hem de artık yaşları ilerlemiş, sağlıkları son derece kötü bir haldeyken.

Evren duruşmalara GATA'dan SEGBİS aracılığıyla bağlanıyordu.

18 Haziran 2014'te Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edildiler; cezalar daha sonra müebbete çevrildi. Ancak karar kesinleşmeden her ikisi de hayatını kaybetti ve dava sanıkların ölümü nedeniyle düştü.

Bu olay bize çok önemli bir şey öğretti.

Hiçbir siyasi iktidar, hiçbir Meclis çoğunluğu ve hiçbir yasa koyucu geleceğin hukukunu sonsuza kadar rehin alamaz.

Bugün konulan hukuki zırh, yarın kaldırılabilir.

Bugün dokunulmaz görünen bir hüküm, yarın demokratik bir değişiklikle ortadan kaldırılabilir.

Dolayısıyla yasa yapanların kendilerini değil, “hukuku koruyan” düzenlemeler yapması gerekir.

***

Tam da bu nedenle başka bir soruyu sormak gerekiyor.

Bir tarafta terör örgütü mensuplarının topluma yeniden kazandırılması için hukuki mekanizmalar hazırlıyoruz.

Diğer tarafta siyasi muhalefetin temsilcileri, belediye başkanları, parti yöneticileri ve kamuoyunca tanınan sanatçılar hakkında yürütülen adli süreçlerin toplumda yarattığı adalet duygusunu görmezden gelemeyiz.

Son aylarda CHP’li belediyelere yönelik operasyonlarda çok sayıda belediye başkanı ve belediye çalışanı gözaltına alındı. İzmit Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet ve beraberindekiler hakkında 31 kişilik gözaltı kararı verildi.

Adalar Belediyesi soruşturmasında Belediye Başkanı Ali Ercan Akpolat dahil en az 37 kişi gözaltına alındı. Aynı gün Silifke Belediye Başkanı Mustafa Turgut da gözaltına alındı.

İzmir’de ise Seferihisar, Balçova, Menderes Belediye Başkanlarının da aralarında bulunduğu pek çok kişi gözaltına alındı.

Bütün bu soruşturmaların suç isnatları ve delilleri elbette yargının konusudur.

Kimse yargılamanın önüne geçmemeli.

Suç varsa soruşturulmalı.

Suç varsa yargılanmalı.

Suç sabitse cezası verilmelidir.

Ama hukuk devletinin bir de başka bir tarafı vardır.

Yöntem.

Gözaltının zamanı.

Gözaltının biçimi.

Gereksiz güç kullanılıp kullanılmadığı.

Kamuoyuna servis edilen görüntüler.

Soruşturmanın gizliliği.

Masumiyet karinesi.

Ve en önemlisi, aynı hukuk kuralının herkese aynı biçimde uygulanıp uygulanmadığı.

Toplum bunlara bakıyor.

***

Geçtiğimiz haftalarda tiyatro sanatçısı Levent Üzümcü’nün sosyal medya paylaşımı nedeniyle gözaltına alınması ve ardından ev hapsi adli kontrolüyle serbest bırakılması da kamuoyunda tartışıldı.

Burada da aynı şeyi söylemek gerekiyor.

Üzümcü suçsuzdur demiyorum.

Suç işlemiştir de demiyorum.

Bunu belirleyecek olan mahkemedir.

Ama bir sanatçının söylediği söz nedeniyle hakkında işlem yapılmasıyla, aynı ülkede silah bırakma sürecine giren örgüt mensupları için özel hukuki mekanizmalar hazırlanmasını yan yana koyduğumuzda, vatandaşın kafasında oluşan soruyu da küçümseyemeyiz.

Vatandaş şunu sorar:

“Devlet kime karşı sert, kime karşı merhametli?”

İşte bu soruya verilecek cevap, kanunun kendisinden bile daha önemlidir.

Devlet öfkeyle yönetilemez

Devletin görevi intikam almak değildir.

Devletin görevi toplumu hizaya sokmak da değildir.

Devletin görevi, hukuku uygulamaktır.

Bir vatandaş iktidarı destekliyorsa başka hukuk, muhalifse başka hukuk uygulanamaz.

Bir sanatçı iktidarı eleştiriyorsa başka hukuk, iktidarı destekliyorsa başka hukuk uygulanamaz.

Bir belediye başkanı CHP'liyse başka, AK Partiliyse başka ölçü kullanılamaz.

Bir milletvekili iktidara muhalifse “devlet düşmanı”, iktidarı destekliyorsa “milli” kabul edilemez.

Aynı şekilde bir örgüt mensubu silah bıraktığında, silah bırakmasının gerektirdiği hukuki sonuçlar değerlendirilir.

Ama aynı devlet, kendi yurttaşının ifade özgürlüğünü de korur.

Çünkü demokrasi yalnızca silahların susması değildir.

Demokrasi, insanların düşüncelerini söyleyebilmesidir.

Muhalefet edebilmesidir.

İktidarı eleştirebilmesidir.

Sanatçının sahnede özgür olmasıdır.

Gazetecinin soru sorabilmesidir.

Belediye başkanının seçildiği halk tarafından görevde tutulabilmesidir.

Milletvekilinin Meclis'te iktidarı eleştirebilmesidir.

***

Bazen barışın önündeki en büyük engelin silah olduğunu düşünüyoruz.

Oysa toplumsal barışın başka düşmanları da vardır.

Adaletsizlik.

Ayrımcılık.

Çifte standart.

Ötekileştirme.

Korku.

İntikam duygusu.

Ve “benim suçlum iyi, senin suçlun kötü” anlayışı.

Eğer gerçekten toplumsal bütünleşme istiyorsak, bütün bunlarla da mücadele etmemiz gerekir.

Çünkü insanları yalnızca silah bıraktırarak kardeş yapamazsınız.

İnsanların birbirine güvenmesini sağlamanız gerekir.

Güven ise adalet olmadan kurulamaz.

***

Yasanın adına bakıyorum.

“Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşme…”

Ne güzel bir isim.

Ama isimler kadar uygulama da güzel olmalı.

Millî dayanışma yalnızca belli bir siyasi çizgiyle dayanışma değildir.

Toplumsal bütünleşme yalnızca belli bir etnik kimlikle veya belli bir siyasi anlayışla bütünleşmek değildir.

Millî dayanışma;

Türk'le Kürt'ün,

Alevi'yle Sünni'nin,

iktidar seçmeniyle muhalefet seçmeninin,

sağcıyla solcunun,

milliyetçiyle sosyalistin,

dindarla sekülerin,

sanatçıyla siyasetçinin,

gazeteciyle bürokratın,

zenginle yoksulun,

şehirde yaşayanla köyde yaşayanın,

doğuda yaşayanla batıda yaşayanın

aynı hukuk düzenine güvenebilmesidir.

İşte o zaman adına gerçekten milli dayanışma diyebiliriz.

***

Ben terörün bitmesini istiyorum.

Silahların tamamen susmasını istiyorum.

Gençlerin ölmemesini istiyorum.

Dağların yeniden çocukların oyun oynadığı, insanların piknik yaptığı yerlere dönüşmesini istiyorum.

Ama bunun karşılığında başka bir şey de istiyorum.

Hukukun susmamasını.

Adaletin susmamasını.

Muhalefetin susturulmamasını.

Sanatçının susturulmamasını.

Gazetecinin susturulmamasını.

Vatandaşın korkmadan konuşabilmesini.

Devletin yurttaşına karşı şefkatli, suça karşı kararlı, ama her koşulda hukuka bağlı olmasını istiyorum.

Çünkü gerçek barış yalnızca teröristin silah bırakması değildir.

Gerçek barış, vatandaşın da devlete karşı silaha, öfkeye veya korkuya ihtiyaç duymadığı bir düzen kurmaktır.

***

Türkiye'nin önünde gerçekten tarihi bir fırsat olabilir.

Bu fırsatı küçümsememek gerekir.

Ancak barış süreci yürütülürken toplumun bir bölümüne “barış”, diğer bölümüne “sopa” gösterilirse bu toplumsal bütünleşme olmaz.

Bir kesime geçmişinin hesabını sormaktan vazgeçerken, başka bir kesime geçmişte söylediği bir sözün hesabını yıllarca sormak adalet duygusunu yok eder.

Bir kesimin suçunu görmezden gelirken diğerinin suçunu büyütmek hukuk devleti değildir.

Birine rehabilitasyon, diğerine linç…

Birine topluma dönüş, diğerine toplumdan dışlama…

Birine hukukî zırh, diğerine hukuk sopası…

Böyle bir düzen toplumu bütünleştirmez.

Tam tersine yeni kırılmalar yaratır.

Türkiye'nin ihtiyacı olan şey, yeni bir ayrıcalıklar düzeni değildir.

Türkiye'nin ihtiyacı olan şey, herkes için çalışan bir hukuk düzenidir.

***

Ben “Terörsüz Türkiye”ye karşı değilim.

Ama ben aynı zamanda korkusuz Türkiye istiyorum.

Muhalif olmaktan korkulmayan Türkiye.

Gazeteci olmaktan korkulmayan Türkiye.

Sanatçı olmaktan korkulmayan Türkiye.

Belediye başkanı olmaktan korkulmayan Türkiye.

Milletvekili olmaktan korkulmayan Türkiye.

Farklı düşünmekten korkulmayan Türkiye.

Ve en önemlisi…

Devletin adaletine güvenilen Türkiye.

O nedenle bugün iktidara da muhalefete de, Türk'e de Kürt'e de, sağcıya da solcuya da, milliyetçiye de sosyaliste de aynı şeyi söylemek istiyorum:

Silahlar sussun.

Kan dursun.

Terör bitsin.

Ama bununla birlikte adaletsizlik de bitsin.

Çifte standart da bitsin.

Siyasi intikam da bitsin.

Linç kültürü de bitsin.

Devletin gücü yurttaşa karşı değil, hukuksuzluğa karşı kullanılsın.

Çünkü gerçek toplumsal bütünleşme, herkesin aynı düşünmesi değildir.

Farklı düşünürken birbirimizin hakkını koruyabilmektir.

Ve gerçek barış, bir tarafın diğerine lütfu değildir.

Barışsa herkese barış.

Herkesle milli dayanışma.

Herkesle toplumsal bütünleşme.