BARIŞSA HERKESE BARIŞ
Türkiye yine tarihi bir eşikten geçiyor. Adına "Terörsüz Türkiye” deniliyor. "Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” deniliyor.
Türkiye yine tarihi bir eşikten
geçiyor.
Adına “Terörsüz Türkiye”
deniliyor. “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair
Kanun Teklifi” deniliyor. Kardeşlik deniliyor. Toplumsal bütünleşme deniliyor.
Bunların hiçbiri kötü sözler
değil.
Tam tersine…
Bu ülkenin en çok ihtiyacı olan
şeylerden söz ediyoruz.
Terörün bitmesi, silahların
susması, gençlerin ölmemesi, annelerin ağlamaması, çocukların babasız
kalmaması, insanların kimliği, dili, düşüncesi veya siyasi tercihi nedeniyle
birbirine düşman edilmemesi…
Kim bunu istemez?
Ben isterim.
Türkiye’de yaşayan herkesin
istemesi gerekir.
Ama tam da burada çok temel bir
soru sormamız gerekiyor.
Barış; ama kiminle?..
Eğer cevap yalnızca silahını
bırakanlarla barışmaksa, eksik.
Eğer cevap yalnızca belli bir
siyasi projenin taraflarıyla toplumsal bütünleşmekse, eksik.
Eğer cevap “bize yakın olanlarla
kardeşlik, bize karşı olanlarla mücadele” ise, tamamen eksik...
Çünkü barış, siyasi bir grubun
diğerine sunduğu lütuf değildir.
Barış bir devlet politikasıysa,
devletin bütün vatandaşlarını kapsamak zorundadır.
***
TBMM Adalet Komisyonu’ndan geçen
düzenlemenin temelinde önemli bir şart bulunuyor.
PKK/KCK’nın silahlı faaliyetini
sona erdirmesi ve silahlarını teslim etmesi, güvenlik kurumlarının bu durumu
tespit etmesi ve bunun MGK kararıyla teyit edilmesi öngörülüyor.
Bunun ardından belirli suçlar
bakımından soruşturma, kovuşturma ve infaz süreçlerine ilişkin özel hükümler
devreye giriyor.
Bu düzenlemenin savunulabilir
tarafı şudur:
Eğer gerçekten silahlar
susacaksa, gerçekten terör sona erecekse, gerçekten insanlar dağa çıkmayacaksa
ve gerçekten Türkiye yeni bir döneme girecekse, bunun hukuki bir zemininin
oluşturulması gerekir.
Fakat hukuk devleti açısından
asıl mesele tam burada başlıyor.
Çünkü devlet bir kişiye veya
gruba bir hukuki imkan tanırken, bir başkasına neden tanımadığını açıklamak
zorundadır.
Adaletin ölçüsü “sen kimsin?”
olmamalıdır.
“Sen hangi taraftasın?” hiç
olmamalıdır.
***
Teklifte benim açımdan üzerinde
en fazla düşünülmesi gereken düzenlemelerden biri, görev yapan kişilere ilişkin
sorumsuzluk hükmüdür.
Verilen metne göre düzenlemede,
kanunun amaç ve faaliyetleri kapsamında verilen görevleri yerine getiren
kişilerin bu görevleri nedeniyle hukukî, idarî veya cezaî sorumluluğunun
doğmayacağı belirtiliyor.
İşte burada durmak gerekiyor.
Çünkü devlet adına görev yapan
bir kişiye görevinden dolayı belli güvenceler tanınması başka bir şeydir.
“Sorumluluğu doğmaz” demek
başka bir şeydir.
Birincisi görev yapabilme
güvencesidir.
İkincisi ise gelecekte hesap
sorulabilme ihtimalini ortadan kaldıran bir zırha dönüşebilir.
Bugün bu düzenlemeyi hazırlayan
siyasi irade doğru olduğuna inanıyor olabilir.
Bugün görevi yapan bürokrat doğru
olanı yaptığına inanıyor olabilir.
Bugün Meclis çoğunluğu bu
düzenlemenin Türkiye’nin geleceği için gerekli olduğunu düşünüyor olabilir.
Peki ya yarın?
Yarın başka bir iktidar gelirse?
Yarın başka bir Meclis oluşursa?
Yarın başka bir yargı anlayışı
ortaya çıkarsa?
Bugün “sorumluluğu yoktur”
dediğimiz kişi, yarın gerçekten hukukun önüne çıkamayacak mıdır?
İşte hukuk devletinin temel
sorusu budur.
***
Bunun Türkiye’de zaten örneği var:
12 Eylül darbesinin ardından
hazırlanan 1982 Anayasası’nın Geçici 15. maddesi, Millî Güvenlik Konseyi,
dönemin hükümetleri ve Danışma Meclisi’nin belirli dönemdeki karar ve
tasarruflarından dolayı cezaî, malî veya hukukî sorumluluk iddiasının ileri
sürülmesini ve bu amaçla yargı merciine başvurulmasını engelliyordu. Anayasa
Mahkemesi de daha sonra bu hükmün kapsamını kararlarında açıkça değerlendirdi.
Sonra ne oldu?
Türkiye değişti.
Siyaset değişti.
Toplum değişti.
Anayasa değişti.
2010 yılında Geçici 15. madde
kaldırıldı.
Ve yıllarca “dokunulamaz” görülen
12 Eylül darbesinin iki önemli ismi, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya, sanık
sandalyesine oturdu.
Hem de artık yaşları ilerlemiş,
sağlıkları son derece kötü bir haldeyken.
Evren duruşmalara GATA'dan SEGBİS
aracılığıyla bağlanıyordu.
18 Haziran 2014'te Ankara 10.
Ağır Ceza Mahkemesi tarafından ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm
edildiler; cezalar daha sonra müebbete çevrildi. Ancak karar kesinleşmeden her
ikisi de hayatını kaybetti ve dava sanıkların ölümü nedeniyle düştü.
Bu olay bize çok önemli bir şey
öğretti.
Hiçbir siyasi iktidar, hiçbir
Meclis çoğunluğu ve hiçbir yasa koyucu geleceğin hukukunu sonsuza kadar rehin
alamaz.
Bugün konulan hukuki zırh, yarın
kaldırılabilir.
Bugün dokunulmaz görünen bir
hüküm, yarın demokratik bir değişiklikle ortadan kaldırılabilir.
Dolayısıyla yasa yapanların
kendilerini değil, “hukuku koruyan” düzenlemeler yapması gerekir.
***
Tam da bu nedenle başka bir
soruyu sormak gerekiyor.
Bir tarafta terör örgütü
mensuplarının topluma yeniden kazandırılması için hukuki mekanizmalar
hazırlıyoruz.
Diğer tarafta siyasi muhalefetin
temsilcileri, belediye başkanları, parti yöneticileri ve kamuoyunca tanınan
sanatçılar hakkında yürütülen adli süreçlerin toplumda yarattığı adalet
duygusunu görmezden gelemeyiz.
Son aylarda CHP’li belediyelere
yönelik operasyonlarda çok sayıda belediye başkanı ve belediye çalışanı
gözaltına alındı. İzmit Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet ve
beraberindekiler hakkında 31 kişilik gözaltı kararı verildi.
Adalar Belediyesi soruşturmasında
Belediye Başkanı Ali Ercan Akpolat dahil en az 37 kişi gözaltına alındı. Aynı
gün Silifke Belediye Başkanı Mustafa Turgut da gözaltına alındı.
İzmir’de ise Seferihisar, Balçova,
Menderes Belediye Başkanlarının da aralarında bulunduğu pek çok kişi gözaltına
alındı.
Bütün bu soruşturmaların suç
isnatları ve delilleri elbette yargının konusudur.
Kimse yargılamanın önüne
geçmemeli.
Suç varsa soruşturulmalı.
Suç varsa yargılanmalı.
Suç sabitse cezası verilmelidir.
Ama hukuk devletinin bir de başka
bir tarafı vardır.
Yöntem.
Gözaltının zamanı.
Gözaltının biçimi.
Gereksiz güç kullanılıp
kullanılmadığı.
Kamuoyuna servis edilen
görüntüler.
Soruşturmanın gizliliği.
Masumiyet karinesi.
Ve en önemlisi, aynı hukuk
kuralının herkese aynı biçimde uygulanıp uygulanmadığı.
Toplum bunlara bakıyor.
***
Geçtiğimiz haftalarda tiyatro
sanatçısı Levent Üzümcü’nün sosyal medya paylaşımı nedeniyle gözaltına alınması
ve ardından ev hapsi adli kontrolüyle serbest bırakılması da kamuoyunda
tartışıldı.
Burada da aynı şeyi söylemek
gerekiyor.
Üzümcü suçsuzdur demiyorum.
Suç işlemiştir de demiyorum.
Bunu belirleyecek olan
mahkemedir.
Ama bir sanatçının söylediği söz
nedeniyle hakkında işlem yapılmasıyla, aynı ülkede silah bırakma sürecine giren
örgüt mensupları için özel hukuki mekanizmalar hazırlanmasını yan yana
koyduğumuzda, vatandaşın kafasında oluşan soruyu da küçümseyemeyiz.
Vatandaş şunu sorar:
“Devlet kime karşı sert, kime
karşı merhametli?”
İşte bu soruya verilecek cevap,
kanunun kendisinden bile daha önemlidir.
Devlet öfkeyle yönetilemez
Devletin görevi intikam almak
değildir.
Devletin görevi toplumu hizaya
sokmak da değildir.
Devletin görevi, hukuku
uygulamaktır.
Bir vatandaş iktidarı
destekliyorsa başka hukuk, muhalifse başka hukuk uygulanamaz.
Bir sanatçı iktidarı
eleştiriyorsa başka hukuk, iktidarı destekliyorsa başka hukuk uygulanamaz.
Bir belediye başkanı CHP'liyse
başka, AK Partiliyse başka ölçü kullanılamaz.
Bir milletvekili iktidara
muhalifse “devlet düşmanı”, iktidarı destekliyorsa “milli” kabul edilemez.
Aynı şekilde bir örgüt mensubu
silah bıraktığında, silah bırakmasının gerektirdiği hukuki sonuçlar
değerlendirilir.
Ama aynı devlet, kendi
yurttaşının ifade özgürlüğünü de korur.
Çünkü demokrasi yalnızca
silahların susması değildir.
Demokrasi, insanların
düşüncelerini söyleyebilmesidir.
Muhalefet edebilmesidir.
İktidarı eleştirebilmesidir.
Sanatçının sahnede özgür
olmasıdır.
Gazetecinin soru sorabilmesidir.
Belediye başkanının seçildiği
halk tarafından görevde tutulabilmesidir.
Milletvekilinin Meclis'te
iktidarı eleştirebilmesidir.
***
Bazen barışın önündeki en büyük
engelin silah olduğunu düşünüyoruz.
Oysa toplumsal barışın başka
düşmanları da vardır.
Adaletsizlik.
Ayrımcılık.
Çifte standart.
Ötekileştirme.
Korku.
İntikam duygusu.
Ve “benim suçlum iyi, senin
suçlun kötü” anlayışı.
Eğer gerçekten toplumsal
bütünleşme istiyorsak, bütün bunlarla da mücadele etmemiz gerekir.
Çünkü insanları yalnızca silah
bıraktırarak kardeş yapamazsınız.
İnsanların birbirine güvenmesini
sağlamanız gerekir.
Güven ise adalet olmadan
kurulamaz.
***
Yasanın adına bakıyorum.
“Millî Dayanışma ve Toplumsal
Bütünleşme…”
Ne güzel bir isim.
Ama isimler kadar uygulama da
güzel olmalı.
Millî dayanışma yalnızca belli
bir siyasi çizgiyle dayanışma değildir.
Toplumsal bütünleşme yalnızca
belli bir etnik kimlikle veya belli bir siyasi anlayışla bütünleşmek değildir.
Millî dayanışma;
Türk'le Kürt'ün,
Alevi'yle Sünni'nin,
iktidar seçmeniyle muhalefet
seçmeninin,
sağcıyla solcunun,
milliyetçiyle sosyalistin,
dindarla sekülerin,
sanatçıyla siyasetçinin,
gazeteciyle bürokratın,
zenginle yoksulun,
şehirde yaşayanla köyde
yaşayanın,
doğuda yaşayanla batıda yaşayanın
aynı hukuk düzenine
güvenebilmesidir.
İşte o zaman adına gerçekten
milli dayanışma diyebiliriz.
***
Ben terörün bitmesini istiyorum.
Silahların tamamen susmasını
istiyorum.
Gençlerin ölmemesini istiyorum.
Dağların yeniden çocukların oyun
oynadığı, insanların piknik yaptığı yerlere dönüşmesini istiyorum.
Ama bunun karşılığında başka bir
şey de istiyorum.
Hukukun susmamasını.
Adaletin susmamasını.
Muhalefetin susturulmamasını.
Sanatçının susturulmamasını.
Gazetecinin susturulmamasını.
Vatandaşın korkmadan
konuşabilmesini.
Devletin yurttaşına karşı
şefkatli, suça karşı kararlı, ama her koşulda hukuka bağlı olmasını
istiyorum.
Çünkü gerçek barış yalnızca
teröristin silah bırakması değildir.
Gerçek barış, vatandaşın da
devlete karşı silaha, öfkeye veya korkuya ihtiyaç duymadığı bir düzen
kurmaktır.
***
Türkiye'nin önünde gerçekten
tarihi bir fırsat olabilir.
Bu fırsatı küçümsememek gerekir.
Ancak barış süreci yürütülürken
toplumun bir bölümüne “barış”, diğer bölümüne “sopa” gösterilirse bu toplumsal
bütünleşme olmaz.
Bir kesime geçmişinin hesabını
sormaktan vazgeçerken, başka bir kesime geçmişte söylediği bir sözün hesabını
yıllarca sormak adalet duygusunu yok eder.
Bir kesimin suçunu görmezden
gelirken diğerinin suçunu büyütmek hukuk devleti değildir.
Birine rehabilitasyon, diğerine
linç…
Birine topluma dönüş, diğerine
toplumdan dışlama…
Birine hukukî zırh, diğerine
hukuk sopası…
Böyle bir düzen toplumu
bütünleştirmez.
Tam tersine yeni kırılmalar
yaratır.
Türkiye'nin ihtiyacı olan şey,
yeni bir ayrıcalıklar düzeni değildir.
Türkiye'nin ihtiyacı olan şey,
herkes için çalışan bir hukuk düzenidir.
***
Ben “Terörsüz Türkiye”ye karşı
değilim.
Ama ben aynı zamanda korkusuz
Türkiye istiyorum.
Muhalif olmaktan korkulmayan
Türkiye.
Gazeteci olmaktan korkulmayan
Türkiye.
Sanatçı olmaktan korkulmayan
Türkiye.
Belediye başkanı olmaktan
korkulmayan Türkiye.
Milletvekili olmaktan korkulmayan
Türkiye.
Farklı düşünmekten korkulmayan
Türkiye.
Ve en önemlisi…
Devletin adaletine güvenilen
Türkiye.
O nedenle bugün iktidara da
muhalefete de, Türk'e de Kürt'e de, sağcıya da solcuya da, milliyetçiye de
sosyaliste de aynı şeyi söylemek istiyorum:
Silahlar sussun.
Kan dursun.
Terör bitsin.
Ama bununla birlikte adaletsizlik
de bitsin.
Çifte standart da bitsin.
Siyasi intikam da bitsin.
Linç kültürü de bitsin.
Devletin gücü yurttaşa karşı
değil, hukuksuzluğa karşı kullanılsın.
Çünkü gerçek toplumsal
bütünleşme, herkesin aynı düşünmesi değildir.
Farklı düşünürken birbirimizin
hakkını koruyabilmektir.
Ve gerçek barış, bir tarafın
diğerine lütfu değildir.
Barışsa herkese barış.
Herkesle milli dayanışma.
Herkesle toplumsal bütünleşme.










