Muhalefetin Sokak Korkusu
Melike Sargın
sargin.melike@gmail.com

Muhalefetin Sokak Korkusu

Bir kentin sessizliği her zaman kabulleniş değildir. Bazen yorgunluk, bazen umutsuzluk, bazen de kendisini temsil ettiğini söyleyenlere duyulan güvensizliktir.

23 Ekim 2026 Cuma 18:14 makaleler

İzmir Büyükşehir Belediye başkanı Cemil Tugay’ın CHP’den istifa ederek bir süre bağımsız kaldıktan sonra AKP’ye geçmesi karşısında çok daha güçlü bir toplumsal tepki bekliyordum. Demokratik kitle örgütlerinden sol siyasi çevrelere, partilerden İzmir halkına kadar geniş bir kesimin bu duruma itiraz etmesini, sokağa çıkmasını ve seçmenin iradesine sahip çıkmasını beklemek sanırım fazla iyimserlikti.

Çünkü İzmir’de mesele yalnızca bir belediye başkanının parti değiştirmesi değildir. Mesele; seçmenin oyuyla verilen yetkinin ve o oya yüklenen siyasi anlamın ne kadar önemsendiğidir.

İzmir’de yıllardır CHP’ye oy veren seçmenin önemli bir bölümü, yalnızca adaya değil, partinin temsil ettiğini düşündüğü değerlere ve aidiyete de oy veriyor. Peki bu aidiyetin karşılığı yalnızca sandıkta mı aranacak? Seçmenin iradesi hiçe sayıldığında sokak neden sessiz?

İzmir yorgun mu, umudunu mu kaybetti?

İzmir halkının sessizliğini tek bir nedene bağlamak mümkün değil. CHP ile Yeni Parti arasındaki siyasi çekişmelerden bunalan, yerel yönetimlerden beklediği hizmeti alamayan ve gündelik yaşamın sorunlarıyla boğuşan bir seçmen kitlesi var.

Çöp sorunundan körfezin kirliliğine, kentsel dönüşümden işsizliğe kadar uzanan sorunlar, siyasi aidiyetin önüne geçmiş olabilir. Hatta bazı seçmenler, “Belki AKP gelirse İzmir hizmet görür” diye düşünüyor olabilir.

Bu ihtimal bile başlı başına düşündürücü. İnsanlar gerçekten siyasi tercihlerini mi değiştiriyor, yoksa yıllardır çözülemeyen sorunlar karşısında mevcut siyasetten umudunu mu kesiyor?

Chp ve Yeni Parti arasındaki siyasi ayrışma ve çekişmeler, seçmenin iradesine sahip çıkma meselesinin önüne geçmemeliydi. Çünkü mesele, hangi partinin diğerine üstün geleceğinden çok, halkın verdiği yetkinin nasıl kullanıldığıdır.

Çağatay Güç ve mesai saatli mücadele

İzmir’de muhalefetin sokakta kurduğu ilişki de en az seçmenin sessizliği kadar düşündürücü. Yeni Parti İl Başkanı Çağatay Güç’ün eylem çağrıları ve sokaktaki tutumu, muhalefetin mücadele anlayışını sorgulamayı zorunlu kılıyor.

Sokağa çıkmak, bir çağrı yayımlayıp kitleyi toplamakla yetmez. Sokağa çıkan insanlara önderlik etmek, onların öfkesini ve taleplerini örgütlü bir mücadeleye dönüştürmek gerekir.

Oysa eylemi adeta mesai saatleriyle sınırlayan, “Arkadaşlar, bir saatliğine gelmiştik, olaysız dağılıp evimize gidelim” anlayışıyla hareket eden bir siyaset, toplumsal muhalefeti büyütemez.

Elbette güvenlik kaygıları gözetilmeli, insanların zarar görmesi önlenmelidir. Ancak “Burada yaşlılar var, kardeşlerim var” gibi gerekçelerle sokaktaki mücadeleden geri çekilmeyi meşrulaştırmak başka bir şeydir.

Bir siyasi parti il başkanının görevi yalnızca eylem çağrısı yapmak, kitleyi toplamak ve basın açıklaması gerçekleştirmek değildir. Asıl görev, o kalabalığın tepkilerine yön vermek, mücadeleyi sürdürmek ve toplumsal itirazı kalıcı bir örgütlenmeye dönüştürmektir.

Avrupa’da iktidar politikalarına karşı mücadele eden gençleri, emekçileri ve farklı toplumsal kesimleri düşünelim. Kimsenin mücadeleyi mesai bitiminde tamamlanacak bir görev olarak gördüğünü sanmıyorum.

Sokakta olmak kadar, sokakta kalmayı ve mücadeleyi yönetmeyi bilmek de siyasi sorumluluğun bir parçasıdır.

Muhalefette kalmanın konforu

İktidar olmak istediğini söyleyen bir muhalefet partisinin, halkın sokağa taşan itirazından çekinmesi ciddi bir çelişkidir. Çünkü örgütlü bir halk yalnızca iktidarı değil, muhalefeti de sorgular.

Belki de sorun tam burada başlıyor: Halkın siyasete katılımın gerçekten isteyenlerle, halkın yalnızca ihtiyaç duyulduğunda harekete geçirilecek bir kitle olarak görenler arasındaki farkta.

Muhalefette kalmak iktidarın sorumluluğunu üstlenmeden eleştiri yapmanın konforunu sağlayabilir. Koltukları korumak, örgüt içi dengeleri bozmamak ve iktidarla karşı karşıya gelmenin risklerinden kaçınmak, siyaseti bir mücadele alanından çok kariyer alanına dönüştürür.

Sessizlik kader mi?

İzmir’ in sessizliği yoksulluk, işsizlik ve ağırlaşan yaşam koşullarının insanları yalnızca ekonomik olarak değil, siyasi olarak da tüketiyor olabilir mi? İnsanlar geçim derdinden başını kaldıramadığı için hakkına, hukukuna ve verdiği oya sahip çıkma gücünü kendinde bulamıyor mu?

Yoksa yıllardır yaşanan hayal kırıklıkları, toplumsal mücadele kültürümüzü aşındırarak bizi siyasi bir kaderciliğe mi sürüklüyor?

Bu soruların yanıtı yalnızca İzmir halkında aranamaz. Sokağı örgütleyemeyen, toplumsal öfkeyi kalıcı bir mücadeleye dönüştüremeyen ve seçmenle ilişkisini sandık günlerine indirgeyen muhalefet de bu sessizliğin sorumluluğunu taşıyor.

İzmir halkının sessizliği bir kabullenişse tehlikelidir; bir yorgunluksa anlaşılmalıdır. Ancak halkın neden sokağa çıkmadığını sormadan önce, sokağa çıktığında karşısında nasıl bir siyaset bulacağını sorgulamak gerekiyor.


Diğer köşe yazıları

Muhalefetin Sokak Korkusu

Bir kentin sessizliği her zaman kabulleniş değildir. Bazen yorgunluk, bazen umutsuzluk, bazen de kendisini temsil ettiğini söyleyenlere duyulan güvensizliktir.

23 Ekim 2026 Cuma 18:14 makaleler

Kimin için, Nasıl Bir Düzen?

Dünyanın farklı coğrafyalarına bakın. Fransa'da liseliler eğitim koşulları, gelecek kaygısıyla sokakta, İspanya'da insanlar konut krizine, yüksek kiralara ve barınmanın bir ayrıcalığa dönüşmesine karşı meydanları dolduruyor.

09 Ekim 2026 Cuma 19:59 makaleler

Siyasetin Çürüyen Güveni

Şu sıralar en çok duyduğum cümlelerden biri şu: "Siyasete gireceğim ama nerede, hangi partide olacağımı kestiremiyorum.”

02 Ekim 2026 Cuma 19:57 makaleler

Kendi Ülkene Dışarıdan Bakmak

Bazen insanın dünyası, yaşadığı ülkenin sınırları kadar oluyor. Aynı mahallede yaşayanlarla konuşuyor, aynı markete gidiyor, aynı haberleri izliyor, aynı ekonomik sıkıntılardan söz ediyoruz.

18 Eylül 2026 Cuma 20:29 makaleler

12 Eylül'ün Bıraktığı Kuşak: Devrimcilikten Küçük İktidarlara

12 Eylül 1980, Türkiye'nin yalnızca siyasal hayatını kesintiye uğratan bir askeri darbe değildi. Toplumun hafızasını, örgütlenme kültürünü ve kuşakların siyasetle kurduğu ilişkiyi yeniden biçimlendiren kapsamlı bir dönüşümün başlangıcıydı.

12 Eylül 2026 Cumartesi 13:02 makaleler