Muhalefetin Sokak Korkusu
Bir kentin sessizliği her zaman kabulleniş değildir. Bazen yorgunluk, bazen umutsuzluk, bazen de kendisini temsil ettiğini söyleyenlere duyulan güvensizliktir.
İzmir Büyükşehir Belediye başkanı Cemil Tugay’ın CHP’den
istifa ederek bir süre bağımsız kaldıktan sonra AKP’ye geçmesi karşısında çok
daha güçlü bir toplumsal tepki bekliyordum. Demokratik kitle örgütlerinden sol
siyasi çevrelere, partilerden İzmir halkına kadar geniş bir kesimin bu duruma
itiraz etmesini, sokağa çıkmasını ve seçmenin iradesine sahip çıkmasını
beklemek sanırım fazla iyimserlikti.
Çünkü İzmir’de mesele yalnızca bir belediye başkanının
parti değiştirmesi değildir. Mesele; seçmenin oyuyla verilen yetkinin ve o oya
yüklenen siyasi anlamın ne kadar önemsendiğidir.
İzmir’de yıllardır CHP’ye oy veren seçmenin önemli bir
bölümü, yalnızca adaya değil, partinin temsil ettiğini düşündüğü değerlere ve
aidiyete de oy veriyor. Peki bu aidiyetin karşılığı yalnızca sandıkta mı
aranacak? Seçmenin iradesi hiçe sayıldığında sokak neden sessiz?
İzmir yorgun mu, umudunu mu kaybetti?
İzmir halkının sessizliğini tek bir nedene bağlamak mümkün
değil. CHP ile Yeni Parti arasındaki siyasi çekişmelerden bunalan, yerel
yönetimlerden beklediği hizmeti alamayan ve gündelik yaşamın sorunlarıyla
boğuşan bir seçmen kitlesi var.
Çöp sorunundan körfezin kirliliğine, kentsel dönüşümden
işsizliğe kadar uzanan sorunlar, siyasi aidiyetin önüne geçmiş olabilir. Hatta
bazı seçmenler, “Belki AKP gelirse İzmir hizmet görür” diye düşünüyor olabilir.
Bu ihtimal bile başlı başına düşündürücü. İnsanlar
gerçekten siyasi tercihlerini mi değiştiriyor, yoksa yıllardır çözülemeyen
sorunlar karşısında mevcut siyasetten umudunu mu kesiyor?
Chp ve Yeni Parti arasındaki siyasi ayrışma ve çekişmeler,
seçmenin iradesine sahip çıkma meselesinin önüne geçmemeliydi. Çünkü mesele,
hangi partinin diğerine üstün geleceğinden çok, halkın verdiği yetkinin nasıl
kullanıldığıdır.
Çağatay Güç ve mesai saatli mücadele
İzmir’de muhalefetin sokakta kurduğu ilişki de en az
seçmenin sessizliği kadar düşündürücü. Yeni Parti İl Başkanı Çağatay Güç’ün
eylem çağrıları ve sokaktaki tutumu, muhalefetin mücadele anlayışını
sorgulamayı zorunlu kılıyor.
Sokağa çıkmak, bir çağrı yayımlayıp kitleyi toplamakla
yetmez. Sokağa çıkan insanlara önderlik etmek, onların öfkesini ve taleplerini
örgütlü bir mücadeleye dönüştürmek gerekir.
Oysa eylemi adeta mesai saatleriyle sınırlayan,
“Arkadaşlar, bir saatliğine gelmiştik, olaysız dağılıp evimize gidelim”
anlayışıyla hareket eden bir siyaset, toplumsal muhalefeti büyütemez.
Elbette güvenlik kaygıları gözetilmeli, insanların zarar
görmesi önlenmelidir. Ancak “Burada yaşlılar var, kardeşlerim var” gibi gerekçelerle
sokaktaki mücadeleden geri çekilmeyi meşrulaştırmak başka bir şeydir.
Bir siyasi parti il başkanının görevi yalnızca eylem
çağrısı yapmak, kitleyi toplamak ve basın açıklaması gerçekleştirmek değildir.
Asıl görev, o kalabalığın tepkilerine yön vermek, mücadeleyi sürdürmek ve
toplumsal itirazı kalıcı bir örgütlenmeye dönüştürmektir.
Avrupa’da iktidar politikalarına karşı mücadele eden
gençleri, emekçileri ve farklı toplumsal kesimleri düşünelim. Kimsenin
mücadeleyi mesai bitiminde tamamlanacak bir görev olarak gördüğünü sanmıyorum.
Sokakta olmak kadar, sokakta kalmayı ve mücadeleyi
yönetmeyi bilmek de siyasi sorumluluğun bir parçasıdır.
Muhalefette kalmanın konforu
İktidar olmak istediğini söyleyen bir muhalefet partisinin,
halkın sokağa taşan itirazından çekinmesi ciddi bir çelişkidir. Çünkü örgütlü
bir halk yalnızca iktidarı değil, muhalefeti de sorgular.
Belki de sorun tam burada başlıyor: Halkın siyasete
katılımın gerçekten isteyenlerle, halkın yalnızca ihtiyaç duyulduğunda harekete
geçirilecek bir kitle olarak görenler arasındaki farkta.
Muhalefette kalmak iktidarın sorumluluğunu üstlenmeden
eleştiri yapmanın konforunu sağlayabilir. Koltukları korumak, örgüt içi
dengeleri bozmamak ve iktidarla karşı karşıya gelmenin risklerinden kaçınmak,
siyaseti bir mücadele alanından çok kariyer alanına dönüştürür.
Sessizlik kader mi?
İzmir’ in sessizliği yoksulluk, işsizlik ve ağırlaşan yaşam
koşullarının insanları yalnızca ekonomik olarak değil, siyasi olarak da
tüketiyor olabilir mi? İnsanlar geçim derdinden başını kaldıramadığı için
hakkına, hukukuna ve verdiği oya sahip çıkma gücünü kendinde bulamıyor mu?
Yoksa yıllardır yaşanan hayal kırıklıkları,
toplumsal mücadele kültürümüzü aşındırarak bizi siyasi bir kaderciliğe mi
sürüklüyor?
Bu soruların yanıtı yalnızca İzmir halkında aranamaz.
Sokağı örgütleyemeyen, toplumsal öfkeyi kalıcı bir mücadeleye dönüştüremeyen ve
seçmenle ilişkisini sandık günlerine indirgeyen muhalefet de bu sessizliğin
sorumluluğunu taşıyor.
İzmir halkının sessizliği bir kabullenişse tehlikelidir;
bir yorgunluksa anlaşılmalıdır. Ancak halkın neden sokağa çıkmadığını sormadan
önce, sokağa çıktığında karşısında nasıl bir siyaset bulacağını sorgulamak
gerekiyor.










