Özel Hayat mı, Kamusal Sorumluluk mu?
Politikacı, özellikle de halk tarafından seçilmiş bir belediye başkanı, sıradan bir yurttaş değildir. Çünkü yalnızca kendi hayatını yaşamaz; kamu adına karar verir, kamu gücü kullanır, kamusal kaynakları yönetir ve temsil ettiği makamın sorumluluğunu taşı
Politikacı, özellikle de halk tarafından seçilmiş bir
belediye başkanı, sıradan bir yurttaş değildir. Çünkü yalnızca kendi hayatını
yaşamaz; kamu adına karar verir, kamu gücü kullanır, kamusal kaynakları yönetir
ve temsil ettiği makamın sorumluluğunu taşır. Bu nedenle siyasetçinin
davranışları, görevi ve kamusal sorumluluğuyla ilişkili olduğu ölçüde elbette
tartışılabilir. Ancak bu durum, siyasetçinin özel hayatının sürekli gözetim
altında tutulmasını meşru kılmaz.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Özel hayatın
korunması, insanın üzerinde sürekli bir ahlak polisi baskısı kurulması anlamına
gelmez. Bir insanın cinsel yönelimi, kiminle ilişki yaşadığı, nasıl giyindiği
ya da nasıl bir hayat sürmeyi seçtiği; başkasının haklarını ihlal etmediği
sürece siyasal denetimin konusu yapılamaz. Bir insanın eşcinsel olması, evlilik
dışı bir ilişki yaşaması veya toplumun geleneksel kalıplarına uymaması ile
uyuşturucu kullanımı aynı kategoriye konulamaz. Bunları aynı ahlaki çerçevede
değerlendirmek, bireysel özgürlük alanını “makbul insan” anlayışına teslim
etmek olur.
Uyuşturucu kullanımı farklı bir toplumsal ve hukuki
meseledir. Bağımlılık, sağlık, kişinin yaşamını sürdürme kapasitesi, toplumsal
zarar, hukuk ve kamu güvenliği gibi sonuçları vardır. Özellikle kamu gücü
kullanan bir kişi söz konusu olduğunda, uyuşturucu kullanımının görevi, karar
verme yetisini veya kamu sorumluluğunu etkileyip etkilemediğinin tartışılması
meşrudur. Buradaki mesele bir insanı “ahlaken kötü” ilan etmek değil, bireysel
davranış ile kamusal sorumluluk arasındaki ilişkiyi sorgulamaktır.
Üstelik uyuşturucu sorununu yalnızca bireysel ahlak
üzerinden okumak da eksiktir. Karl Marx’ın insanın yabancılaşması ve toplumsal
koşullar üzerine düşüncelerinden hareketle meseleye bakıldığında, uyuşturucu
kullanımını yalnızca kullanan bireyin kişisel zayıflığı olarak değerlendirmek
yeterli değildir. İnsanların gerçekliğin acılarından kaçma ihtiyacı ve bu
ihtiyacı yaratan toplumsal koşullar da dikkate alınmalıdır. Diğer yandan
Friedrich Engels de İngiltere’de işçi sınıfının yaşamını anlatırken içki kullanımını
yalnızca bireysel bir sorun olarak değerlendirmez. Yoksulluk, ağır çalışma
koşulları, güvencesizlik, kötü yaşam alanları ve insanın kendini gerçekleştirme
imkânlarından yoksunluğu ile bağımlılık arasındaki ilişkiye dikkat çeker.
Dolayısıyla uyuşturucu kullanımını eleştirmek ile uyuşturucu kullanan insanı
aşağılamak birbirinden ayrılmalıdır. Birincisi toplumsal bir sorunu
tartışmaktır; ikincisi ise kolaylıkla damgalamaya ve ahlakçılığa dönüşebilir.
Tam da bu noktada Erdal Beşikçioğlu üzerinden yürütülen
tartışma önem kazanıyor. Erdal Beşikçioğlu’nun uyuşturucu kullanımı üzerinden
eleştirilmesine bazı muhalif çevrelerin “AKP’nin muhafazakâr kafasıyla aynı mı
düşünüyorsunuz?” diyerek karşı çıkması doğru bir yaklaşım değildir. AKP
uyuşturucu meselesini ya da daha birçok meseleyi baskıcı, cezalandırıcı ve
muhafazakâr bir toplum anlayışının parçası olarak ele alıyor diye, muhalefet
sırf AKP’ye benzememek adına uyuşturucu konusunda yanlış olduğunu düşündüğü
şeyi söylemekten vaz mı geçmelidir?
İktidar bir şeyi yanlış söylediğinde, o şey iktidar
söylediği için doğru hâle gelmez. Muhalefet de iktidarın söylediğinin tersini
söylemek zorunda değildir.
Burada mesele Beşikçioğlu’nu ahlaken mahkûm etmek veya özel
hayatını didiklemek değildir. Mesele, kamu gücü kullanan bir kişinin
davranışları ile kamusal sorumluluğu arasındaki ilişkinin tartışılabilmesidir.
Aynı zamanda uyuşturucu kullanan bir insanı toplumdan dışlamak, damgalamak veya
hayatının tamamını bu davranış üzerinden tanımlamak da kabul edilemez.
Asıl sorun ise iki uçta ortaya çıkıyor. Bir tarafta
insanların cinsel yönelimlerini, ilişkilerini, kıyafetlerini ve yaşam
biçimlerini “makbul” ahlak adına denetleyen muhafazakâr toplum mühendisliği;
diğer tarafta ise “bizden” olan bir siyasetçiyi eleştiriden muaf tutan siyasal
savunmacılık.
İkisi de özgürlük değildir.
Özel hayatın dokunulmazlığını savunmalıyız; ancak özel hayat
kavramını kamu sorumluluğunu tartışılmaz kılan bir zırha dönüştürmemeliyiz.
Özgürlük, her davranışı savunmak değildir. Özel hayatı
savunmak, uyuşturucu kullanımını savunmak değildir.
İhtiyacımız olan şey, iktidarın diliyle konuşmadan ama
iktidarın söylediği her şeyin tersini de doğru kabul etmeden, kişilere göre
değişmeyen bir ölçüyle konuşabilmektir.










