TEK ADAM BELEDİYESİ
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi yıllardır tartışılıyor. Tek adam rejimi, Türkiye'nin sosyolojik yapısına uygun mu? Seçmen kitlesinin alt kimliklerine, mezhepsel yapısına ve kültürel çeşitliliğine uygun mu? Daha da önemlisi, ülkenin demokrasi bilincin
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi yıllardır tartışılıyor. Tek adam rejimi, Türkiye'nin sosyolojik yapısına uygun mu? Seçmen kitlesinin alt kimliklerine, mezhepsel yapısına ve kültürel çeşitliliğine uygun mu? Daha da önemlisi, ülkenin demokrasi bilincine uygun mu?
Bugün konumuz bu değil.
Önceki gün yine bazı belediye başkanları iktidar partisine geçti.
Bizim asıl konumuz, belediyelerdeki tek adam düzenidir.
Bugün hiçbir siyasi parti belediye başkan adaylarını gerçek anlamda ön seçimle belirlemiyor. Tepedeki birkaç kişinin iradesiyle ülke genelinde belediye başkan adayları belirleniyor. Seçmene soran yok. Parti örgütüne danışan yok.
Sonra bu atanmış adaylarla sandık başına gidiyoruz. Tıpış tıpış gidip oy veriyoruz. Aslında çoğu zaman adaylara değil, partilere oy veriyoruz.
Belediye başkanı seçildikten sonra ise tek adam dönemi başlıyor. Belediyenin bütün yürütme yetkileri fiilen belediye başkanının elinde toplanıyor.
İstediği belediye başkan yardımcılarını atıyor, istediği zaman görevden alıyor. Müdürleri belirliyor, gerekirse bir kalemde görevden uzaklaştırıyor.
Encümen ve komisyon seçimlerine müdahale ediyor. Kimin seçileceğine büyük ölçüde kendisi karar veriyor.
İstediğini işe aldırıyor, istediğine ihale verdiriyor, istediğine ruhsat çıkarttırıyor.
Bununla da yetinmiyor. Parti örgütüne de müdahale ediyor. İstediklerini delege yaptırıyor, istediklerini ilçe başkanı seçtiriyor.
Peki, bu kadar yetki tek kişide toplanırken belediye meclisi ne yapıyor?
Çoğu zaman sadece onaylıyor.
Elbette meclisin karar alma yetkisi var. Ancak uygulamada adeta noter gibi çalışıyor. Meclise gelen önergelerin büyük bölümü zaten kamu yararına olduğu için oy birliğiyle kabul ediliyor. Fakat yönetim anlayışını belirleyen temel irade yine belediye başkanında oluyor.
Partinin tepesindeki birkaç kişinin kararıyla aday gösterilen belediye başkanı, seçildikten sonra bütün yerel yönetim mekanizmasına hâkim oluyor.
Tek adam olmanın doğruları da oluyor, yanlışları da...
Doğrularında sorun yaşanmıyor. Ancak yanlış yaptığında, özellikle iktidar tarafında değilse, yargı süreci hızla devreye giriyor.
Tespitler yapılıyor, dosyalar hazırlanıyor, savcılığa sevk ediliyor. Bir sabah uyanıyoruz, belediye başkanı gözaltına alınmış.
Ya da başka bir tabloyla karşılaşıyoruz.
İddialar ve tespitler ortaya konuyor, ardından çeşitli baskılar başlıyor. Eğer belediye başkanı iktidar partisine geçerse dosyanın üzerine gidilmediği yönünde güçlü bir kamuoyu algısı oluşuyor.
Peki seçmen ne yapsın?
Tıpış tıpış gidip oy verdi ama verdiği oy adeta gasp edildi. Bu yüzden tepki göstermesi son derece doğal.
Son yerel seçimlerden sonra iktidar partisine geçen belediye başkanı sayısı 79'a ulaştı. Bunların 33'ü Yeniden Refah Partisi'nden, 18'i Cumhuriyet Halk Partisi'nden, 28'i ise diğer partilerden seçilen belediye başkanları.
Üstelik mesele bununla da sınırlı değil.
Parti değiştirmek artık neredeyse olağan bir durum gibi görülüyor. CHP'den yeni kurulan partiye 200'ün üzerinde belediye başkanının geçeceği konuşuluyor.
Şimdi soruyorum...
Hiçbir emek vermeden; torpille, baskıyla ya da başka ilişkilerle belediye başkan adayı olacaksınız. Mensubu olduğunuz partinin oylarıyla seçileceksiniz. Ardından sizi seçtiren partiyi bırakıp başka bir partiye geçeceksiniz.
Bunun adı siyasi tercih değildir.
Bunun adı, seçmenin iradesini gasp etmektir.
CHP'nin yerel seçimlerden birinci parti çıktığını söylüyoruz.
Peki bugün o birincilik nerede?
CHP'den ayrılan, başka partilere geçen ya da görevden alınan belediye başkanlarının temsil ettiği seçmen iradesini de hesaba katmak gerekir. Bu oyları sadece "AK Parti'ye geçti" ya da "Yeni Parti'ye geçti" diye değerlendiremeyiz.
Çünkü ortada seçmenin iradesinden koparılmış bir tablo vardır.
Bu açıdan bakıldığında CHP'nin seçim gecesi elde ettiği siyasi üstünlük de önemli ölçüde aşınmıştır. Çünkü seçmenin verdiği oylar, seçimden sonra farklı siyasi hesaplara taşınmıştır.
Maalesef yerel yönetimlerde uygulanan sistemin adı tek adam düzenidir.
Partisine güvenerek oy veren seçmenin iradesi pamuk ipliğine bağlıdır.
Oysa demokrasi yalnızca özgürlük değildir.
Demokrasi aynı zamanda hakların korunmasıdır, eşitliktir ve seçmen iradesine sahip çıkmaktır.
Seçmenin iradesi kişilerin iki dudağı arasına bırakılamaz.
Siyasi Partiler Kanunu'nda bu konuda çok ciddi eksiklikler bulunuyor. Bunları ilerleyen yazılarımızda ayrıntılı olarak ele alacağız.
Ancak gerçekten demokrasiyi güçlendirmek istiyorsak işe yerel yönetimlerden başlamalıyız.
Belediye meclislerine gerçek anlamda irade verilmelidir.
Bunun yolu ise belediye başkanlarının belediye meclisi tarafından seçildiği bir modelin tartışılmasından geçmektedir. Böylece yerel yönetimler tek kişinin yönettiği bir yapı olmaktan çıkar, ekip ve kadro anlayışıyla yönetilen kurumlara dönüşür.
O zaman hiçbir belediye başkanı tek başına istediği gibi hareket edemez.
Hatta parti değiştiren belediye meclis üyelerinin üyelikleri de kendiliğinden sona ermeli, yerlerine yedek üyeler göreve gelmelidir.
Kısacası, parlamenter sistemdeki denge ve denetim anlayışına benzeyen bir yerel yönetim modeli oluşturulmalı ve seçmenin iradesi güvence altına alınmalıdır.
Siyasi partiler de mevcut mevzuat çerçevesinde, liyakati esas alan koşulsuz ön seçim modelini benimseyerek örgütün iradesine başvurmalıdır.
Bugünkü şartlarda kötünün iyisi budur.
Yoksa biz daha çok demokrasiyi sokaklarda aramaya devam ederiz.










