Siyasetin Çürüyen Güveni
Bir kentin sessizliği her zaman kabulleniş değildir. Bazen yorgunluk, bazen umutsuzluk, bazen de kendisini temsil ettiğini söyleyenlere duyulan güvensizliktir.
Şu sıralar en çok duyduğum cümlelerden biri şu:
“Siyasete gireceğim ama nerede, hangi partide olacağımı
kestiremiyorum.”
İlk bakışta sıradan bir kararsızlık cümlesi gibi geliyor.
Oysa biraz düşündüğümüzde, bu cümlenin arkasında siyasetin ve siyasetçilerin
geldiği noktaya ilişkin oldukça ciddi bir mesele var.
Bugün siyaset gerçekten kaygan bir zeminde. Kimin hangi
görüşü savunduğu, hangi değerlere inandığı, hangi mücadeleyi gerçekten
sahiplendiği giderek belirsizleşiyor. Dün bir partinin çatısı altında bulunan
biri, bugün taban tabana zıt bir siyasi yapının içinde yer alabiliyor. Dün
söylediğini bugün inkâr etmek, dün eleştirdiğinin yanında bugün saf tutmak
artık olağan karşılanıyor.
Peki burada asıl mesele ne?
“İnsanlar gerçekten inandıkları bir dünya görüşünün
peşinden mi siyasete giriyor, yoksa kendilerine en fazla alanı, gücü, ekonomik
imkânı ve konforu sağlayacak siyasi yapıyı mı arıyor?”
Elbette herkesin siyasete girme nedeni aynı değildir.
İnsanlar emeklerinin karşılığını almak, enerjilerini boşa harcamamak,
kendilerini ifade edebilecekleri ve üretebilecekleri bir alan bulmak
isteyebilir. Bunların hepsi anlaşılabilir.
Ama bir noktadan sonra pragmatizm ile çıkarcılık arasındaki
çizgi ortadan kalkıyor.
Eğer siyasi tercihinizin temel ölçütü “Ben burada ne
kazanırım?”, “Bana hangi kapılar açılır?”, “Nerede daha güçlü olurum?”
sorularına dönüşmüşse, artık siyaseti bir mücadele alanı olarak değil, kişisel
kariyer alanı olarak görmeye başlamışsınız demektir.
Oysa insanın gerçekten inandığı bir dünya görüşü varsa,
siyaset bu kadar konjonktürel olmak zorunda değildir.
Çünkü ideoloji, işler yolundayken taşıdığımız bir etiket
değildir. Asıl anlamını, koşullar değiştiğinde gösterir. Siyasi zemin
daraldığında, işler zorlaştığında, beklediğiniz makam gelmediğinde, istediğiniz
karşılığı alamadığınızda hâlâ aynı yerde durabiliyor musunuz?
Mesele tam da burada başlıyor.
Bugün sol ideolojiye sahip ya da sola yakın olduğunu
söyleyen de sağ ideolojiye sahip olan da çoğu zaman aynı hesap kitabın içine
girebiliyor. Farklı kavramlar kullanılıyor, farklı sloganlar atılıyor ama
sonuçta benzer bir soru beliriyor:
“Ben burada ne elde ederim?”
Böyle olunca ideoloji bir inanç olmaktan çıkıyor, siyasi bir
aksesuar hâline geliyor.
Bir gün halktan, eşitlikten söz edip ertesi gün kişisel
çıkarınız için bütün bunların tam tersine razı olabiliyorsanız burada artık
siyasi bir tutarlılıktan söz edemeyiz. Çünkü siyaset yalnızca söylediğiniz
sözlerden ibaret değildir; hangi koşulda nerede durduğunuz da siyasettir.
Üstelik bunun bedelini siyasetçiler değil, toplum ödüyor.
Çünkü siyaset, insanların devlete, kurumlara, siyasi
partilere ve birbirlerine duyduğu güveni doğrudan etkiliyor. Seçmenin oyuyla
veya partisinin desteğiyle bir yere gelen kişinin, kısa bir süre sonra başka
bir siyasi yapıya geçmesi yalnızca kişisel bir tercih olarak görülmüyor.
Seçmende haklı olarak şu soruyu doğuruyor:
“Benim verdiğim oyun, verdiğim desteğin, inandığım
sözlerin hiçbir anlamı yok mu?”
Güven böyle aşınıyor.
Sonra hepimiz “Toplum neden siyasete güvenmiyor?” diyoruz.
Belki de cevabı çok uzaklarda aramamak gerekiyor.
Siyasette samimiyet azaldıkça toplumdaki güven de azalıyor.
İnsanlar artık yalnızca politikacıların değil, birbirlerinin de ne kadar samimi
olduğunu sorguluyor. Kim gerçekten inanıyor, kim rol yapıyor, kim mücadele
ediyor, kim yalnızca kendisine uygun koşulları kolluyor; birbirinden ayırmak
giderek zorlaşıyor.
Oysa siyaset, her koşulda kendine uygun bir yer bulma sanatı
değildir.
“Siyaset bazen kendinize uygun olmayan koşullarda bile
inandığınız yerde durabilme meselesidir.”
Bugün siyasete girmek isteyen herkesin kendisine sorması
gereken soru belki de “Hangi parti bana daha uygun?” değil:
“Ben neye inanıyorum ve bunun bedelini ödemeye hazır
mıyım?”
Çünkü gerçekten bir dünya görüşünüz varsa, siyasi konjonktür
değiştiğinde savrulmazsınız. Her kapıyı kendinize açmaya çalışmazsınız. Her
fırsatı değerlendirmeyi de siyaset sanmazsınız.
İdeolojiniz varsa pusulanız vardır. Çıkarınız varsa yön
değiştirirsiniz.
Ve insan yalnızca bulunduğu yere göre şekil alıyorsa,
siyasetin içinde değildir.
Siyasetin kendisine göre şekil alıyordur.










