KİŞİSEL GELİŞİMDEN MODERN KÖLELİĞE...
Günümüzde etrafımıza baktığımızda aynı cümleleri farklı biçimlerde tekrar tekrar duyuyoruz: Kendine yatırım yap. Sertifika al, yüksek lisans yap, doktora yap, yeni bir dil öğren. Daha çok çalış. Kendini geliştir. İstersen her şeyi başarabilirsin.
Günümüzde etrafımıza baktığımızda aynı cümleleri farklı
biçimlerde tekrar tekrar duyuyoruz: Kendine yatırım yap. Sertifika al, yüksek
lisans yap, doktora yap, yeni bir dil öğren. Daha çok çalış. Kendini geliştir.
İstersen her şeyi başarabilirsin.
İlk bakışta kulağa ne kadar hoş geliyor, değil mi?
İnsana güç veren, özgüven aşılayan, sorumluluk yükleyen sözler
bunlar. Fakat biraz durup düşündüğümüzde başka bir gerçekle karşılaşıyoruz.
Çünkü bir insanın neyi başarabileceği yalnızca kendi iradesine, çalışkanlığına
ya da yeteneğine bağlı değil. İçinde yaşadığı ülkeye, ailesinin ekonomik
durumuna, aldığı eğitimin niteliğine, sınıfsal konumuna, karşısına çıkan
fırsatlara, önündeki engellere, hukukun, adaletin işleyip işlemediğine,
demokratik bir toplumda yaşayıp yaşamadığına ve daha birçok koşula bağlı.
Ama kişisel gelişim bize bunlardan bahsetmiyor.
Çünkü kişisel gelişim dünyasının en sevdiği cümle şudur: “Yeterince
çabalarsan başarırsın.”
Peki başaramazsan?
İşte orada bütün yük yeniden bireyin omuzlarına bırakılıyor.
Yoksulsan yeterince çalışmamışsındır. İşsizsen kendini yeterince
geliştirmemişsindir. İstediğin yere gelemiyorsan doğru hedef koymamışsındır.
Bir başkası senden daha iyi bir konumdaysa muhtemelen senden daha fazla
çalışmıştır.
Böylece sistem kendisini sorgulamaktan kurtarıyor.
Çünkü işsizliğin, yoksulluğun, eğitimdeki eşitsizliğin,
sınıfsal ayrıcalıkların, kayırmacılığın ve adaletsizliğin konuşulması yerine,
sürekli bireyin eksikleri konuşuluyor. İnsanlara, sistemi değiştirmek yerine
kendilerini değiştirmeleri öğütleniyor.
Bir bakıma bize şöyle deniyor:
“Dünyayı değiştirmene gerek yok. Kendini değiştir.”
Üstelik mesele yalnızca kişisel gelişim kitapları ya da
başarı seminerleriyle sınırlı değil. Bu düşünce zamanla bir ahlak anlayışına
dönüşmüş durumda. Önce kendini kurtar. Nasıl kurtardığının çok da önemi yok.
Çevremizde bunun örneklerini görmüyor muyuz?
Bir insan emek vererek bir yere gelmeye çalışırken, başka
biri tanıdıkları sayesinde önüne geçebiliyor. Hak etmediği bir makama
getirilen, ilişkileri sayesinde statü kazanan insanlar bile çoğu zaman
“başarılı” olarak görülüyor. Hatta ahlaken sorgulanmıyor.
Çünkü başarı artık nasıl elde edildiğinden bağımsız bir
değer haline geliyor.
“Kadın ya da adam kendini kurtardı.” Bu sözü muhakkak bir
şekilde duymuşuzdur.
Bu cümle, içinde yaşadığımız dönemin ahlakını belki de en
iyi anlatan cümlelerden biridir.
Nasıl kurtardın?
Kimin önüne geçtin?
Kimin hakkını aldın?
Kimi ezdin?
Kimi geride bıraktın?
Bunlar ikinci plana düşüyor.
Önemli olan “kurtulmuş” olmak.
İşte neoliberalizm bireyciliği, en tehlikeli tarafı burada
ortaya çıkıyor. İnsanları birbirleriyle dayanışan bireyler olmaktan çıkarıp
birbirleriyle yarışan bireylere dönüştürüyor. Başkasının kazanması benim
kaybımdır anlayışı hâkim hale geliyor.
Oysa insan yalnızca kendi hayatından ibaret değildir.
Erich Fromm, insanın değerini sahip oldukları üzerinden
kurduğu bir yaşam biçimine dikkat çeker. İnsan “neye sahibim” sorusuna
sıkıştığında varlığını da sahip olduklarıyla ölçmeye başlar. Bugün bu anlayışın
“başarı” üzerinden kurulmuş başka bir biçimini görüyoruz. Kaç sertifikan var?
Kaç dil biliyorsun? Hangi makamdasın? Ne kadar kazanıyorsun? Kaç kişi seni
tanıyor?
İnsan kendi hayatının öznesi olmaktan çıkıp sürekli
geliştirilmesi gereken bir projeye dönüşüyor. Ve bu projenin hiçbir zaman sonu
gelmiyor.
Sonra bütün bunların sonunda insanın kendisine şu soruyu
sorması bekleniyor: “Neden hâlâ mutlu değilim?”
Belki de sorun bizde değildir.
Sorun, kişisel gelişim endüstrisinin insanların korkularını,
yalnızlıklarını, başarısızlık duygularını, gelecek kaygılarını, arzularını
birer tüketim nesnesine dönüştürmesidir. Başarının formülü, mutluluğun yolları,
özgüvenin on adımı, zengin olmanın yolları… Her sorunun bir kitabı, her
kaygının bir semineri vardır.
Fakat nedense kimse bize “İçinde yaşadığın düzen adil mi?”
diye sormuyor. Böyle bir soruyu da duyamayız çünkü kişisel gelişim adı altında
bize özgürlük değil, sisteme uyum sağlama yeteneği satılıyor.
İnsan yalnızca ürettiği şeyden değil, zamanla kendi
benliğinden de uzaklaşıyor. Kendini sürekli piyasanın istediği biçime sokmaya
çalışan birey, sonunda kendisini de bir ürün gibi görmeye başlıyor.
Herkesin yalnızca kendini kurtarmaya çalıştığı bir toplumda,
bireysel gelişim adı altında büyütülen benmerkezcilik, özgürleşmenin değil,
modern köleliğin psikolojik ideolojisinin parçasına dönüşür. Oysa bugün
ihtiyacımız olan, insanlara sürekli kendilerini geliştirmelerini söylemek
değil; birlikte daha adil, eşit ve özgür bir toplum kurmanın yollarını
aramaktır.










