Kimin için, Nasıl Bir Düzen?
Bir kentin sessizliği her zaman kabulleniş değildir. Bazen yorgunluk, bazen umutsuzluk, bazen de kendisini temsil ettiğini söyleyenlere duyulan güvensizliktir.
Dünyanın farklı coğrafyalarına bakın.
Fransa’da
liseliler eğitim koşulları, eşitsizlik ve gelecek kaygısıyla sokakta,
İspanya’da insanlar giderek büyüyen konut krizine, yüksek kiralara ve
barınmanın bir ayrıcalığa dönüşmesine karşı meydanları dolduruyor. Şili’de
öğrenciler eğitim bütçesindeki olası kesintilere karşı çıkıyor. Hindistan’da
seçim süreçleri ve seçmen listelerine ilişkin tartışmalar, demokratik katılım
ve seçim güvenliği üzerinden protestolara dönüşüyor. Amerika Birleşik
Devletleri’nde Trump yönetiminin politikalarına karşı milyonlarca insan sokağa
çıkıyor.
Ve Türkiye…
Türkiye’de
ekonomik kriz artık yalnızca ekonominin konusu olmaktan çıkmış durumda. Hayat
pahalılığı, yüksek enflasyon, işsizlik, düşük ücretler, emeklilerin geçim
mücadelesi, gençlerin geleceksizlik duygusu ve giderek ağırlaşan barınma sorunu
toplumun geniş kesimlerini doğrudan etkiliyor. İnsanlar, emeklerinin
karşılığını, adil bir yaşamı ve geleceğe dair güven duygusunu istiyor.
Bunun yanında
Türkiye’de siyasal kriz de ekonomik krizden bağımsız değil. Adalet, hukuk
devleti, demokratik temsil, ifade özgürlüğü ve siyasal katılım konularındaki
tartışmalar toplumun önemli bir bölümünde güvensizlik yaratıyor. Üniversite
öğrencilerinin sokağa çıkması, yalnızca belirli bir karara yönelik tepki olarak
değil, gençlerin kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olma talebinin de
göstergesi olarak okunabilir.
Bütün bunlar
birbirinin aynısı değil.
Her ülkenin
kendi tarihsel koşulları, siyasal sistemi ve toplumsal dinamikleri var. Ancak
bu farklı hareketlerin ortaklaştığı çok önemli bir nokta bulunuyor.
İnsanlar
artık kendilerine sunulan hayatın yeterli olmadığını söylüyor.
Fransa’daki
öğrencinin itirazı yalnızca okul koşullarına ilişkin değil. İspanya’daki
kiracının sorunu yalnızca konut yetersizliği ya da yüksek kira değil. Şili’deki
öğrencinin mücadelesi yalnızca bir bütçe kalemi değil. Türkiye’deki emekçinin
sorunu yalnızca maaşının yetersizliği değil.
Çünkü bütün bu
sorunların arkasında daha büyük bir mesele var:
İnsanca
yaşama hakkı.
Öğrenci eğitim
hakkını savunuyor.
Kiracı barınma
hakkını.
İşçi emeğinin
karşılığını.
Genç
geleceğini.
Yurttaş ise söz
ve karar hakkını.
Evet, yıllardır
neoliberal düzen bize piyasanın her şeyi çözeceğini söyledi. Devlet küçülsün,
kamusal hizmetler özelleşsin, eğitim bireysel yatırım olsun, sağlık satın
alınabilen bir hizmete dönüşsün, konut yatırım aracına dönüşsün ve herkes kendi
geleceğinden tek başına sorumlu olsun denildi.
Fakat bugün
dünyanın dört bir yanında ortaya çıkan toplumsal itirazlar tam da bu anlayışın
sınırlarını görünür hâle getiriyor.
Eğer mevcut
düzen toplumun en temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorsa, neden bu
düzeni değiştirmeyi düşünmeyelim?
Belki de artık
tartışmamız gereken şey yalnızca hangi hükümetin geleceği değildir.
Hangi partinin
seçim kazanacağı da tek başına yeterli bir soru değildir.
Asıl soru
şudur:
Nasıl bir
toplum istiyoruz?
Eğitimin meta
olmadığı, sağlık hizmetlerinin parası olana göre belirlenmediği, barınmanın
yatırım aracından önce bir insan hakkı olduğu, emeğin sermaye karşısında
değersizleştirilmediği bir toplum…
Gençlerin
geleceklerini başka ülkelerde aramak zorunda kalmadığı, kadınların,
öğrencilerin, emekçilerin ve toplumun bütün kesimlerinin karar alma
mekanizmalarında gerçek anlamda söz sahibi olduğu bir toplum…
Kamusal
kaynakların bir avuç insanın çıkarına değil, toplumun ortak ihtiyaçlarına göre
kullanıldığı bir toplum…
Böyle bir düzen
yalnızca ekonomik bir değişim değildir.
Aynı zamanda siyasal,
toplumsal ve ahlaki bir dönüşümdür.
Bugün dünya
halklarının sokağa çıkmasının nedeni yalnızca ceplerindeki paranın azalması
değildir. İnsanlar aynı zamanda sözlerinin değersizleştirilmesine itiraz
ediyor.
Sokaklar
yalnızca protesto alanı değil, aynı zamanda toplumların mevcut düzene ilişkin
itiraz kürsüsüdür.
Yaşadığımız
dönem:
Eski düzenin
sorunları büyürken yeni bir toplumsal tahayyül ortaya çıkıyor.
İşte asıl
mücadele de burada başlıyor.
Yalnızca mevcut
düzene itiraz etmek yetmez.
Yerine ne
koyacağımızı da konuşmak zorundayız.
Gelecek
kendiliğinden gelmeyecek.
Hiçbir düzen
sonsuza kadar aynı kalmaz. Tarih boyunca bütün siyasal ve ekonomik sistemler
insan eliyle kuruldu ve değişti.
Bu şekilde
yaşamak zorunda mıyız?
Bugün dünyanın
ihtiyacı yeni bir liderden çok, yeni bir toplumsal sözleşmedir.
Yeni bir
ekonomik anlayış.
Yeni bir
demokrasi anlayışı.
Yeni bir
yönetim anlayışı.
İnsanı ön plana
alan, emeği ve kamusal yararı merkeze alan, yurttaşı seyirci değil, karar
verici kabul eden bir anlayış.
Mesele,
iktidarın kimde olduğu değildir.
Mesele,
iktidarın nasıl kullanıldığıdır.
Dünya halkları
yalnızca mevcut düzene itiraz etmiyor. Başka türlü bir hayatın mümkün olup
olmadığını yeniden düşünmeye başlıyor.










