Gösterinin Gölgesinde Siyaset
Bir toplumun çöküşü çoğu zaman ani olmaz. Önce gündelik hayatın içine yerleşen küçük kırılmalar görünmez hale gelir; ardından yoksulluk sıradanlaşır, adaletsizlik kanıksanır ve güvencesizlik yaşamın değişmez koşulu olarak kabul edilir.
Bir toplumun
çöküşü çoğu zaman ani olmaz. Önce gündelik hayatın içine yerleşen küçük
kırılmalar görünmez hale gelir; ardından yoksulluk sıradanlaşır, adaletsizlik
kanıksanır ve güvencesizlik yaşamın değişmez koşulu olarak kabul edilir. Asıl
tehlike de burada başlar. Çünkü toplum, çözülüşü yaşarken onu olağan sanmaya
başlar. Siyasal alan ise tam bu noktada çözüm üretme kapasitesini
kaybettiğinde, geriye yalnızca görünürlüğü yönetmeye çalışan bir mekanizma
kalır. Sorunların kendisi değil, onların nasıl sunulduğu önem kazanır. Böylece
siyaset, kamusal sorumluluk alanı olmaktan uzaklaşarak bir performans alanına
dönüşür.
Guy Debord’un
Gösteri Toplumu tam da bu dönüşümü anlatır. Debord’a göre modern toplumda
gerçeklik ortadan kalkmaz; onun yerini temsiller alır. Bugün de tanık olduğumuz
şey budur. Krizler çözülmek yerine yönetiliyor; acılar paylaşılmak yerine
sergileniyor; toplumsal sorunlar ise siyasal iletişimin dekoruna
dönüştürülüyor. Her felaketin ardından aynı cümleler kuruluyor., aynı
görüntüler servis ediliyor, aynı semboller dolaşıma sokuluyor. Gösteri, hakikatin
üzerini örten bir perdeye dönüşüyor.
Ancak bu
tablonun en belirleyici yönü yalnızca gösteri değildir. Daha derinde, siyasal
etiğin aşınması vardır. Etik ilkelerin yerini pragmatizm, kamusal yararın
yerini kısa vadeli siyasal hesaplar aldığında siyaset, yönünü de ahlaki
meşruiyetini de kaybeder. Bugün sıkça karşılaştığımız tutarsızlıklar, yalnızca
kişisel fikir değişiklikleri değildir; siyasal kültürün ilkesizlik üzerine
kurulmasının sonucudur. Dün reddedilenin bugün savunulması, dün eleştirilen
yöntemlerin bugün benimsenmesi artık şaşırtıcı bulunmuyor. Çünkü siyaset, değer
üretmek yerine güç üretmeyi önceleyen bir mantıkla hareket ediyor. Burada
yalnızca ilke değil, kamusal güven de aşınıyor. Bir toplumun en önemli
sermayesi ekonomik kaynakları değil, yurttaşların birbirine ve kurumlarına
duyduğu güvendir. Güven kaybolduğunda da hukuk yalnızca metinlerde kalır,
demokrasi yalnızca seçimlerden ibaret sanılır ve temsil, meşruiyetini yitirir. Kurumların
itibarı zedelendikçe yurttaş ile yurttaş ile siyaset arasındaki mesafe büyür.
Sonunda insanlar yalnızca siyasetçilere değil, siyasetin kendisine
yabancılaşır.
Bu
yabancılaşmayı derinleştiren bir diğer unsur ise hesap verilebilirliğin ortadan
kalkmasıdır. Hesap vermenin yerini propaganda, özeleştirinin yerini savunma
refleksi aldığında siyaset kendi içine kapanan bir yapıya dönüşür.
Hannah
Arendt’in sözünü ettiği “Düşünmeme hali” tam da bu noktada belirleyici olur.
Arendt, kötülüğün her zaman büyük ideolojilerden değil, sorgulamayı bırakan
sıradan akıldan da beslendiğini söyler. Kendini eleştirmeyen siyasal yapı, aynı
yanlışları tekrar eder. Zamanla ter edilen her hata normalleşir; normalleşen
her yanlış ise kader olarak sunulur. Oysa, kader diye anlatılan şey, çoğu zaman
sorgulanmayan tercihlerin ve ertelenen sorumlulukların toplamıdır.
Kaygı verici
olan bütün bunların olağan kabul edilmeye başlanmasıdır. Antonio Gramsci’nin
sözünü ettiği hegemonya yalnızca iktidarın zor kullanmasıyla değil; insanların
mevcut düzeni doğal ve kaçınılmaz görmesiyle kurulur. Çürüme tam da bu nedenle
tehlikelidir. İnsanlar yalnızca yaşadıkları sorunlara değil, o sorunların
değişmeyeceğine de inanmaya başladıklarında siyaset, dönüşüm üretme iddiasını
tamamen kaybeder.
Bugün
yaşadığımız kriz yalnızca ekonomik ya da yönetsel değildir; aynı zamanda
hakikatin ve kamusal aklın krizidir. Gösterinin hakikatin yerine geçtiği, ilkenin
pragmatizme teslim edildiği, hesap verebilirliğin propagandaya dönüştüğü bir
düzende çürüme istisna olmaktan çıkar; sistemin çalışma biçimine dönüşür.
Toplumlar bir
gecede yıkılmaz. Önce hakikati kaybedeler. Sonra vicdanı, ardından kurumları…
En sonunda ise yanlışın yanlış olduğuna inanma yetisini yitirirler. İşte o an
siyaset artık toplumun geleceğini kuran bir irade değil, kendi görüntüsünü
korumaya çalışan devasa bir sahneye dönüşür.










