Siyasal Aidiyetin Etik Sınırları
Bir topluluğa, siyasi yapıya ya da ideolojik bir harekete aidiyet duymak; onun her yanlışını savunmak anlamına gelmez. Tam tersine, gerçek aidiyet kör sadakatten değil, eleştirel bir bağlılıktan beslenir.
Bir topluluğa, siyasi yapıya ya da ideolojik bir harekete aidiyet duymak; onun her yanlışını savunmak anlamına gelmez. Tam tersine, gerçek aidiyet kör sadakatten değil, eleştirel bir bağlılıktan beslenir. Çünkü etik, yalnızca “Bizden olanı” korumak değil; kimden gelirse gelsin doğru olanın yanında durabilmektir. Ahlak da ancak hakikate yaslandığı ölçüde anlam kazanır. Aidiyet duygusu insanı dayanışmaya, ortak mücadeleye ve kolektif kimliğe yaklaştırabildiği gibi; bazen de yanlışları sorgulamaktan uzaklaştırabilir. İnsan ait olduğu yapıyı kaybetme korkusuyla eleştiriden vazgeçebilir, sessiz kalmayı erdem sanabilir. Tam da bu yüzden hakikati savunmak, çoğu zaman aidiyet ile vicdan arasında zor bir tercih haline gelir.
Siyasal ve ideolojik aidiyetler, bireyin dünyayı
anlamlandırma biçimini şekillendirir. İnsan çoğu zaman kendisini bir
düşüncenin, bir partinin ya da bir hareketin içinde tanımlar. Ancak hiçbir
siyasal yapı, hiçbir ideoloji eleştirinin üzerinde değildir. Çünkü hakikat,
hiçbir gurubun ya da düşüncenin mülkiyetinde değildir. Eğer bir aidiyet,
bireyin sorgulama yetisini ortadan kaldırıyor; doğruyu yalnızca kendi
çevresinde, yanlışı ise yalnızca karşı tarafta aramasına neden oluyorsa, orada
etik yerini dogmatizme bırakmaya başlamıştır.
Sokrates, insanın toplumun beklentilerine göre değil, kendi
vicdanına göre yaşaması gerektiğini savunuyordu. Atina tarafından yargılanıp
ölüme mahkum edilmesine rağmen düşüncelerinden vazgeçmemesi, hakikatin
bedelinin ne kadar ağır olabileceğini gösterir. Çünkü ona göre sorgulanmamış
bir hayat yaşamaya değmezdi. Bu düşünce, insanın yalnızca ait olduğu yapıya
sadakat göstermesinin yeterli olmadığını; aynı zamanda o yapının doğruluğunu,
adaletini ve eylemlerini sürekli sorgulaması gerektiğini anlatır. Sokrates’in
mirası, hakikatin kişilerin ve yapıların önünde tutulması gerektiğini
hatırlatır.
Bu noktada Baruch Spinoza, insanların korku, çıkar
ilişkileri ve kalabalığa uyma isteği nedeniyle özgür düşünmekten
uzaklaşabileceğini söyler. İnsan bazen bulunduğu siyasal ya da ideolojik yapıyı
kaybetmemek adına yanlışları görmezden gelir; eleştirmek yerine susmayı tercih
eder. Çünkü dışlanmaktan, yalnız kalmaktan ya da sahip olduğu konumu
yitirmekten çekinir. Oysa Spinoza’ya göre aklı susturan her bağlılık, insanın
özgürlüğünü de zayıflatır. Aklın yerini itaat aldığında, birey kendi
düşüncesinin öznesi olmaktan çıkar. Hakikati savunmak bu yüzden yalnızca ahlaki
değil, aynı zamanda özgürleştirici bir etik eylemdir.
Benzer biçimde Simone Weil de aidiyet duygusunun insanı
hakikatten uzaklaştırabilecek en güçlü eğilimlerden biri olduğunu vurgular.
Weil’e göre insan, ait olduğu grubun çıkarlarını hakikatin önüne koymaya
başladığında adalet duygusunu da kaybetmeye başlar. Bir düşünceyi ya da siyasi
yapıyı gerçekten savunmak; onun yanlışlarını örtmek değil, o yanlışlarla
yüzleşebilmektir. Eleştirilmeyen her yapı zamanla kendi otoritesini
kutsallaştırır; sadakati hakikatin önüne, itaati ise eleştirinin yerine koyar.
Böylece çürüme yalnızca kurumlarda değil, vicdanlarda da başlar.
Nitekim tarih, kendi yanlışlarını eleştirebildiği ölçüde
güçlenen hareketlerle; eleştiriyi ihanet saydığı için çözülmeye başlayan
yapılarla doludur. Bir düşüncenin ya da siyasi yapının en büyük gücü,
üyelerinin koşulsuz itaati değil, daha sağlam bir zeminde yeniden inşa etmenin
aracıdır. Yanlışı dile getirenler çoğu zaman düşman edilse de, uzun vadede bir
yapıyı ayakta tutan şey tam da bu eleştirel vicdandır.
Etik ile ahlak arasındaki fark da burada belirginleşir.
Ahlak, çoğu zaman toplumun ya da ait olunan grubun benimsediği kurallar bütünü
olarak karşımıza çıkar. Etik ise bu kuralları akıl, vicdan ve hakikat ışığında
yeniden değerlendirebilme cesaretidir. Bu nedenle etik davranış, yalnızca
kurallara uymak değil; gerektiğinde o kuralları ve o kuralları üreten yapıları
sorgulayabilmektir. Siyasal aidiyet ahlaki bir bağlılık yaratabilir; ancak
etik, gerektiğinde o aidiyetin karşısına geçerek hakikati savunmayı da zorunlu
kılar.
Bu nedenle etik olan; bireysel çıkar, siyasal konfor, alkış
ya da grup sadakati uğruna sessiz kalmak değil; bedeli ağır olsa bile hakikatin
yanında durabilmektir. İnsan bu yüzden yalnız kalabilir, dışlanabilir, hatta
kaybedebilir. Fakat kendi vicdanına rağmen susmaya başladığında, asıl
kaybettiği şey bulunduğu yapının içindeki yeri değil; ahlaki bütünlüğü, etik
tutarlılığı ve hakikatle kurduğu bağdır. Çünkü siyasal ve ideolojik aidiyetler
zamanla değişebilir, siyasi yapılar dönüşebilir, iktidarlar gelip geçebilir.
Ancak hakikat karşısındaki sorumluluğumuz ve vicdanımıza olan borcumuz, insan
olmanın en temel etik yükümlülüklerinden biri olarak varlığını sürdürür.










