12 Eylül'ün Bıraktığı Kuşak: Devrimcilikten Küçük İktidarlara
12 Eylül 1980, Türkiye'nin yalnızca siyasal hayatını kesintiye uğratan bir askeri darbe değildi. Toplumun hafızasını, örgütlenme kültürünü ve kuşakların siyasetle kurduğu ilişkiyi yeniden biçimlendiren kapsamlı bir dönüşümün başlangıcıydı.
12 Eylül 1980, Türkiye’nin yalnızca siyasal hayatını kesintiye uğratan bir askeri darbe değildi. Toplumun hafızasını, örgütlenme kültürünü ve kuşakların siyasetle kurduğu ilişkiyi yeniden biçimlendiren kapsamlı bir dönüşümün başlangıcıydı.
Partilerin, sendikaların ve derneklerin kapatılması,
üniversitelerin YÖK aracılığıyla denetim altına alınması ve siyasal
örgütlenmenin ağır biçimde cezalandırılması tesadüf değildi. Hedef, yalnızca
dönemin siyasal hareketini tasfiye etmek değil; siyasetten korkan,
örgütlenmeden uzak duran, itiraz etmek yerine kendi hayatını kurtarmaya çalışan
yeni bir kuşak yaratmaktı.
“Başını belaya sokma, siyasete bulaşma, kendini kurtar.”
12 Eylül’ün evlerin içine kadar taşıdığı anlayış buydu.
Bu siyasal tasfiyenin ekonomik ayağını, 24 Ocak kararlarıyla
başlayan neoliberal dönüşüm oluşturdu. Özal dönemiyle birlikte kolektif
değerlerin yerini bireysel başarı, dayanışmanın yerini rekabet, ortak
ideallerin yerini ise tüketim aldı.
“Yolunu bulmak, köşeyi dönmek” artık utanılacak bir davranış
değil, başarının ölçütüydü.
Böylece siyasetten uzaklaştırılmış, örgütlenmekten korkan,
kendi geleceğini güvence altına almaya çalışan bir kuşak ortaya çıktı.
Elbette kendini güvence altına almaya çalışmak hepten
kötüdür gibi anlaşılmasın. Bir birey kendini güvenceye almaya çalışmalıdır.
Fakat burada söylemek istediğim şey; benmerkezci, bencil bir biçimde sadece
bireyselliğin var olmasıdır.
Bugün 12 Eylül’ün mirasını konuşurken yalnızca 1980 sonrası
kuşağın nasıl dönüştürüldüğünü anlatmak yetmez.
Bir de bizden yaşça büyük olan, 1980 öncesinin sol ve
sosyalist mücadelesinden gelen kuşağa bakmak gerekiyor.
Çünkü 1980 sonrası kuşağın gördüğü manzara çarpıcı.
Bir zamanlar sokakta düzeni değiştirmek için mücadele eden,
cezaevlerinde işkence gören, bedel ödeyen, “Başka bir dünya mümkün” diyen
insanların bir bölümünü bugün düzen partilerinin içerisinde koltuk ararken
görüyoruz.
Kimi devlet memuru olmuş, düzenini kurmuş, evini barkını
almış, hayatını güvenceye almış.
Kimi sendikalarda, derneklerde, çeşitli yapılarda yıllardır
değişmeyen küçük iktidar alanları oluşturmuş.
Bu arada elbette çalışmak, ev sahibi olmak, hayat kurmak suç
değil.
Mesele bunlar değil.
Mesele, kendi hayatını kurtardıktan sonra arkasından
gelen kuşağın hayatını görmezden gelmek.
Bugünün gençleri işsizlikle, güvencesizlikle, ekonomik
bağımlılıkla ve gelecek kaygısıyla boğuşurken, geçmişte bedel ödemiş bazı
büyüklerimizin bu kuşağın yaşadığı sorunlara sırtını dönmesi asıl çelişkiyi
oluşturuyor.
Daha da kötüsü, gençlerin önünü açmak yerine kendi küçük
iktidar alanlarını korumaları.
“Benim adamım.”
“Benim memleketlim.”
“Bizim çocuk.”
“Bizim çevreden.”
İşte bütün devrimci nutukların altında duran gerçek burada
ortaya çıkıyor.
Feodal siyasal ilişkiler.
Dün sınıfsal ayrıcalıklara karşı çıktığını söyleyenlerin
bugün hemşerilik, kişisel sadakat ve biat üzerinden insanlara alan açması ya da
kapatması, devrimcilik değildir.
Bu, düzenin en eski ilişki biçimlerinin yeniden
üretilmesidir.
Kendi çevresini oluşturmak, kendisine bağlı insanlar
yaratmak, koltuğunu korumak ve o koltuğun etrafında bir iktidar ağı kurmak…
Bunun adı ne sosyalizmdir ne de devrimcilik.
Gramsci’nin hegemonya kavramı burada önemlidir. Düzen
yalnızca baskıyla ayakta kalmaz; kendi değerlerini, ilişkilerini ve davranış
biçimlerini toplumun içine yerleştirerek yeniden üretir.
Dolayısıyla dün devlete ve sermayeye karşı mücadele ettiğini
söyleyenler, bugün aynı tahakküm ilişkilerini kendi çevresinde yeniden
kuruyorsa düzeni değiştirmiyor; düzenin küçük bir temsilcisine dönüşüyor.
Burada artık geçmişte kaç yıl cezaevinde yatıldığı değil, bugün
kimin yanında durduğun önemlidir.
Geçmişte bedel ödemiş olmak, bugünkü ayrıcalıkların tapusu
değildir.
İşkence görmüş olmak, insanı eleştiriden muaf tutmaz.
Bir zamanlar devrimci olmak, bugün yaptığın her şeyi
devrimci kılmaz.
Evet, bunlar saygı duyulması gereken geçmiş deneyimler
olabilir.
Ama sizin geçmişiniz ve ödediğiniz bedeller, bizim
üzerimizde vesayet hakkı yaratmaz.
Bugünün biat etmeyen, sorgulayan, mücadele eden gençlerinin
geçmişin “büyüklerine” sonsuz bir minnet ve biat borcu yoktur.
Ve hiçbiri insana ömür boyu dokunulmazlık sağlamaz.
Oportünizm ve uşaklık üzerine kurulu bir devrimcilik olmaz.
Geçmişte kim olduğunuzdan çok, bugün kimin yanında
durduğunuz daha önemlidir.
Çünkü devrimcilik bir özgeçmiş maddesi değildir.
Devrimcilik, bugün aldığın tutumdur.










