Sanayileşmenin Görünmeyen Bedeli
İnsan yaşamını kolaylaştırmak amacıyla ortaya çıkan sanayileşme, beraberinde yeni bir psikolojik yük getirdi. Üretim arttı, beklentiler yükseldi ve hız arttıkça durmak imkansızlaştı. İçinde bulunduğumuz düzen, insan olduğumuzu, yorulabileceğimizi ve durma
İnsan yaşamını kolaylaştırmak amacıyla ortaya çıkan sanayileşme, beraberinde yeni bir psikolojik yük getirdi. Üretim arttı, beklentiler yükseldi ve hız arttıkça durmak imkansızlaştı. İçinde bulunduğumuz düzen, insan olduğumuzu, yorulabileceğimizi ve durmaya ihtiyaç duyabileceğimizi unutturmaya yemin etmiş durumda.
Yoğun çalışma temposu içerisinde olan
insanlar yalnızca fiziksel olarak değil, zihinsel ve duygusal olarak da
tükenmeye başlıyor. Kronik stres, tükenmişlik sendromu ve yabancılaşma
kavramlarını her geçen gün daha sık duyuyoruz. Çünkü insan zihni, kesintisiz
uyarana, sürekli performans baskısına ve hiç bitmeyen sorumluluklara karşı
sınırlı bir dayanıklılığa sahip. Üstelik
sanayileşmenin insan üzerindeki etkileri yalnızca duygusal ve zihinsel yüklerle
sınırlı değil. Ağır sanayi faaliyetlerinin beraberinde getirdiği hava
kirliliği, fabrikalardan yayılan duman, temiz su kaynaklarının kirlenmesi ve
çevresel tahribat, fiziksel sağlığı doğrudan tehdit ederken ruh sağlığını da
dolaylı olarak etkiliyor. Psikoloji, bedenin ve zihnin birbirinden bağımsız ele
alınamayacağını uzun zamandır ortaya koyuyor. Sürekli kirli hava solumak,
sağlığa yönelik
tehditlerle yaşamak, yaşanılan çevrenin giderek betonlaşmasına ve doğadan
uzaklaşmasına tanıklık etmek, insanların geleceğe dair umutsuzluk duygularını
artırabiliyor. Bunu anlamak için uzağa gitmeye gerek yok, örneğin Aliağa’ya
bakmak yeterli. Bir zamanlar balıkçılık ve tarımla anılan bu yer, uzun zamandır
sanayinin en yoğun hissedildiği merkezlerden biri. İnsanın nefes alışından, iç
dünyasında taşıdığı yüke kadar pek çok şey farklılaştı. Modernleşme adı altında
kaybettiklerimiz çok fazla. Temiz hava, temiz su, sessizlik…
Yüzyıllar önce bile insanın yalnızca
bedenden ibaret olmadığı çok iyi biliyordu. Bunun en önemli örneklerinden biri,
Aliağa’ya yakın konumda bulunan Bergama’daki
Pergamon Asklepion’dur. Antikçağın ilk psikiyatri
hastanelerinden biri olarak kabul edilen Asklepion’da insanlar yalnızca fiziksel
rahatsızlıklarıyla değil, duyguları ve iç dünyaları ile birlikte ele
alınıyordu. Şifalı su kaynaklarının bulunduğu düşünülen bir konumda bulunan
Asklepion’da müzik, tiyatro, su ve kuş sesleri yalnızca huzur veren unsurlar değil, bizzat şifanın kendisi olarak görülüyordu.
İyileşmek, yalnızca bedensel belirtilerin ortadan kalkması demek değildi.
Duygusal dengenin yeniden kurulması da iyileşmenin bir parçasıydı. Benzer şekilde, 1200’lü yıllarda Gevher
Nesibe Darüşşifası’nda da kuş sesleri, su sesi ve müzik, ruhsal
rahatsızlıkların tedavisinde destekleyici unsurlar olarak kullanılıyordu.
Farklı medeniyetler ve farklı çağlar, aynı gerçeğe işaret ediyor gibiydi… Ancak
günümüzde, insanın ruhsal ve duygusal ihtiyaçlarının ikinci plana itildiğini,
hızın ve üretimin insanın bedensel ve ruhsal sağlığının önüne geçtiğini
görüyoruz.
Belki de, yüzyıllar öncesinden bilinen gerçekleri yeniden hatırlamamız gerekiyordur. İnsan bir makine değildir. Yorulur, hisseder, etkilenir, zaman zaman durup nefes almaya ve sağlıklı bir ortamda yaşamaya ihtiyaç duyar.








